7/25/2021

İlk Yılların Ekmeği - Heinrich Böll

Temmuz 25, 2021 2 Yorum
İlk Yılların Ekmeği

  
Almanya'nın en tanınmış , en ünlü yazarlarındandır Heinrich Böll. 1917 yılında Almanya'da dünyaya gelmiştir. Hiç katılmak istemese de subay olarak askere alınmış ve buradan ayrılmak için elinden geleni yapmıştır . Savaş dönemini ve sonrasını , açlığı ve sefaleti birçok insan gibi kendisi ve ailesi de yaşadığı için çok iyi bilmekte bu nedenle de kitaplarında olduğu gibi yansıtmaktadır. 

  İlk Yılların Ekmeği , İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya'sında geçiyor . Tamirci olarak çalışan Fendrich'in bir gününü anlatıyor. Babasından Müller'in kızı Hedwig'in öğretmen olmak için oraya geldiğini ve onu karşılamasını söyleyen bir not alır sabah yataktan kalkar kalkmaz. İlk başta kendi çelişkilerini ele alır . Bekleyen müşteriler mi yaksa Hedwig'i karşılamak mı? Çok istekli değildir açıkçası . Kararsızlık içinde işlerini hallederken istasyona gider Hedwig'i karşılamaya . Hedwig'in onda uyandırdığı hisler sonucu bugününü ve geçmişini öğreniyoruz Fendrich'in.  Ailesini ve yaşadıkları zorlukları . Ekmeğe muhtaç oldukları yılları . Ekmek alabilmek için gizli gizli babasının kitaplarını satmasını ve aslında bu kitapların ne kadar değerli olduğunu sonradan öğrenince hissettiklerini. Açlık o kadar kötü bir şey ki babası onun bu yaptığını fark ettiği halde sesini çıkarmıyor ve sonrasında kendisi kitapları seçip satmaya başlıyor . Annesi ise hasta , hastanede. Onu ziyarete gittikleri zaman kendi yiyeceğini çocuğu için veriyor ve burada karısı ölen bir kocanın bir gün önce getirdiği yiyeceği bulamayınca ortalığı nasıl dağıttığını da yine sayfalar arasında okuyoruz. Açlık öyle bir şey ki karısının ölmesinin üzüntüsünün önüne geçiyor . 

İlk Yılların Ekmeği



  Fendrich çırak okulunu bitirince çamaşır makinesi tamircisi olarak çalışmaya başlıyor ve iyi de para kazanıyor . Ancak çektiği açlığı ve ekmek bulamamanın acısını hala içinde çekiyor . Bu nedenle mutlaka cebinde ekmek taşıyor . Geçmişte kendilerinden ekmeği kısan ve onlara çok gören patronlarının nasıl bolluk içinde yaşadığını ve onların halinden anlamadığını de aktarıyor. Bütün bu duygu ve düşünceler arasında Hedwig ve ona hissettikleri de var tabii. 

  Yirmi dört saatlik bir zaman dilimi içerisinde bize yılları ve acıları aktarıyor Böll. Yalnız bunu yaparken duygu sömürüsü yapmıyor. Bu tür kitapların çoğunu okurken aşırı duygusal bölümlerle karşılaşmaya alışanlar bu kitapta duygu eksikliği hissedebilirler . Yazar Heinrich Böll 'ün okuyucuya duygu sömürüsü yapmak , onun içini titretmek ve gözyaşlarını akıtmak gibi bir derdi yok . O olduğu gibi aktarıyor olanları . Sade anlatımı ve iki genç üzerinden işlenen konuda kapsamının çok ötesinde ve derininde duygular gizli . O ekmeği cebinde taşımasında , karısının dolabındaki eti bulamayınca etrafı birbirine katan adamın davranışlarında , ekmeksiz çorba içtikten sonra yolda mideleri mahvolan işçilerde , babasının kitaplarını gizli gizli satan çocuğun davranışlarında gizli bu duygular. 

   Hızla okunan , kısa bir kitap olsa da İlk Yılların Ekmeği boyutundan büyük anlamlar içeriyor bana göre. 





İlk Yılların Ekmeği
Kitabın Adı :İlk Yılların Ekmeği
Yazar Heinrich Böll :
Yayınevi : Can Yayınları 
Orjinal adı :Das Brot der frühen Jahre
Çevirmen :Zeyyat Selimoğlu
Sayfa Sayısı :112

İkinci Dünya Savaşı sonrası Alman yazarlarının en ünlülerinden biri olan Heinrich Böll, bu ünlü romanında, savaştan hemen sonra baş gösteren zor yıllardaki ekmek kavgasından bir kesit veriyor. Savaşın yıkıcı bir güçle sarsmış olduğu değerler ne olursa olsun, romanın baş kişisi, insanca yaşamak için zor yılları deneme, zorlama, üstesinden gelme çabası içindedir. Savaş sonrası Almanyasının yoksulluk ve güçlükler ortamında kendine nasıl bir yol seçecektir? Almanya'nın en bunalımlı dönemi ve bu ezici dönem içinde, bir şey istemeye, istemek için el uzatmaya alışmamış bir insanın var olma çabasıdır bu. "İlk Yılların Ekmeği" yazılış bakımından kısa tutulmuş, ama Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış ünlü yazarın en önemli romanlarından biri.










                                                     

6/20/2021

Kirpik Lifting Nedir?

Haziran 20, 2021 2 Yorum
Kirpik

   Gözler çağlar boyunca insanların ilgi alanı olmuştur . Gözlere bakıp ruhu okuyabildiklerini söyleyenler yanında ruhun aynası olduğunu söyleyenler de olmuş hatta şarkılara konu olmuştur . " Gözler kalbin aynasıdır , yalan bilmez onlar ..." 

    Güzelliğe güzellik katan gözleri daha da güzel gösteren kirpiklerdir. Kirpikler daha uzun , gür , kıvrık ve belirgin görünsün diye birçok işlem uygulayarak , yağlarla kirpikleri besleyerek ve farklı marka maskaraları deneyerek saatler harcanmasının yanında oldukça da masraf yapılmaktadır . Bu kadar zaman ve para harcamadan daha güzel ve uzun kirpiklere sahip olmanın bir yolu var mı dersiniz ? Şimdi rahat bir yere oturun ve bana kulak verin . Size uzun kirpiklere kavuşmanın harika bir yolunu anlatacağım : Kirpik Lifting 



Kirpik Lifting Nedir? 

Kirpikleri yukarıya kaldıran ve kıvıran yarı kalıcı bir işlemdir Kirpik Lifting. Bu sayede kolay ve acısız bir yolla istediğiniz kirpiklere kavuşabilirsiniz. Üstelik her gün ayna karşısında kirpik kıvırıcılarla uğraşmak zorunda kalmazsınız . Doğal kirpiklerinizin beslenmesini de sağlayan bu işlemde kimyasallar kullanılmaz . Doğal bir şekilde uzun ve kıvrık kirpiklere kavuşursunuz . 

Kirpik Lifting



Kirpik Lifting Nasıl Uygulanır? 

 Ortalama 30 - 40 dakika süren işlem acısızdır ve kişiye göre değişmekle birlikte yaklaşık olarak 3 ay kalıcıdır . Suya dayanıklı olan lifting işleminin uygulama aşamalarına geçebiliriz:

   İlk önce kirpiklerinizin temiz olması gerekmektedir. Hassas olan göz altlarını korumak için de göz altı pedleri koyabilirsiniz.

     Lifting için kullanılan pedlerin boyları farklıdır ve kirpik uzunluğuna göre seçilir. Pedler göz kapaklarına yerleştirildikten sonra kirpikler bu pede tek tek özel bir losyon ile yapıştırılır. Daha sonra her bir kirpiğe özel solüsyondan sürülür . Kirpiklerin hem beslenmesi hem de kıvrılması sağlanır. Yaklaşık 30 - 40 dakika süren bu işlemden sonra kıvrık ve kalkık kirpikleriniz olur. 

Kirpik Lifting İşleminin Sonucunu Ne Zaman Görebiliriz? 


Sonucu işlem biter bitmez hemen görebilirsiniz.  

Kirpik Lifting Uygulamasını Kimler Yaptırabilir? 


Cansız , düz , kısa kirpik sahibi olanlar yaptırabileceği gibi rutin bakım yaptırmak isteyenler ve daha canlı ve sağlıklı kirpiklere kavuşmak isteyen herkes yaptırabilir. 

 Kirpik Lifting İşlemi Kimlere Önerilmez ?

Göz hassasiyeti bulunan , alerjik kişilerin yanı sıra regl döneminde olanlara da bu işlem önerilmemektedir. 

Kirpik Lifting Etkisi Ne Kadar Sürer?

    Kişiden kişiye değişmekle birlikte yaklaşık 90 gün sürer. 


Este Lorien

  
    Eskişehir'de veya yakın illerde yaşıyorsanız  ve kirpik lifting yaptırmak istiyorsanız  size harika bir yer tavsiye etmek istiyorum :  Este Lorien Güzellik Stüdyosu Eskişehir 

    Kirpik lifting nedir, keratin bakımlı kirpik lifting  nasıl yapılır öğrenmek istiyorsanız  https://www.estelorien.com.tr/kirpik-lifting-eskisehir/  web  sitesine bakabilir , merak ettiklerinizi sorabilir ve güncel fiyatları öğrenebilirsiniz. 

    





                                                     

6/16/2021

33 Yazar “Köpek Öyküleri”nde Bir Araya Geldi

Haziran 16, 2021 0 Yorum
Köpek Öyküleri
33 Yazar “Köpek Öyküleri”nde Bir Araya Geldi

Yazar Kadir Aydemir’in editörlüğünde yayına hazırlanan özel bir derleme kitap “Köpek Öyküleri”. Yitik Ülke Yayınları’nca yayımlanan kitapta 33 yazar bir arada bulunuyor ve öykülerin ortak bir özelliği var: Her yazar, hayatına dokunan ya da yeryüzünde yolunun kesiştiği bir can dostun hikâyesini kaleme almış. Köpeklere dair bu yaşanmış öyküler, okundukça insanın yüreğine işliyor, insanı alıp başka bir evrene götürüyor. Kadir Aydemir, geçen yıllarda “Kedi Öyküleri” adlı derleme kitap projesine de imza atmıştı. “Köpek Öyküleri” kitabının kapak arkası metninde okura şöyle sesleniliyor: Bazen can dostumuz, bazen bir kardeş, bazen bir yoldaş, bazen sevinçlerimizin ya da dertlerimizin tek ortağı… Belki de yalnızlığın tek şahidi… Konuşamasa da dinleyen, gözlerindeki sevgi dolu bakışlarla bizi anlayan, içinde bir yerde bizi hissettiğini bildiğimiz o güzel can… Köpek… Kimi zaman bir insandan daha yakın değil mi bize?.. Mutlu anların, mutsuz anların, acılarımızın ve düşlerimizin şahidi o… İşte Köpek Öyküleri kitabında, birçok yazarın sahiplendiği, beslediği, birlikte yaşadığı, karşılaştığı ve özlediği o can dostun yüreğe işleyen, yer yer sizi eğlendirecek, yer yer gözyaşlarına boğacak gerçek, yaşanmış öykülerini bir arada bulacaksınız. Yeryüzü onların dostluğuyla daha güzel, daha yaşanası, değil mi?..

ÖYKÜLERİYLE KİTAPTA YER ALAN YAZARLAR:

Dilek Neşe Açıker, Rahim Arslan, Kadir Aydemir, Nazmi Bayrı, Yunus Bektaşoğlu, Onur Birgül, Mizgin Bulut, Ümit Coşkun, Ahmet Çağlayan, Yasemin Çalıkır, Deniz Çöğendezoğlu, Mert Çuhadaroğlu, Açelya Duran, Mehtap Erel, Sema Fener, Deniz Feyzan, Ayşen Gacan Gülbağ, Pınar Gözpınar, Dervişe Güneyyeli, Tülay Güzeler, Turgay Kantürk, Aslı Ilgın Kopuz, Julia Ortay, Burak Sarımehmetoğlu, Ali Deniz Uslu, Cüneyt Uzunlar, Mehmet Ünver, Mustafa Ünver, Atilla Yaşrin, Funda Yıldız, Gül Yıldız, Melih Yıldız, Turgay Yılmaz

“Köpek Öyküleri”, Hazırlayan: Kadir Aydemir, Öykü-Derleme, Yitik Ülke Yayınları, 156 sf, 25 TL










                                                     

6/14/2021

Dünyaca Ünlü Ressam Wassily Kandinsky’nin “Sanatta Maneviyat Üzerine” Adlı Eseri Yayımlandı.

Haziran 14, 2021 0 Yorum
Sanatta Maneviyat Üzerine
Dünyaca Ünlü Ressam Wassily Kandinsky’nin “Sanatta Maneviyat Üzerine” Adlı Eseri Yayımlandı.

 Resim sanatının gelmiş geçmiş en büyük isimlerinden Wassily Kandinsky’nin sanat ve hayat üzerine derinlikli düşüncelerini bir araya getiren benzersiz bir kitap “Sanatta Maneviyat Üzerine”. Gül Yıldız’ın özenli çevirisiyle Türkçeye kazandırılan kitap Yitik Ülke Yayınları’nca okurların beğenisine sunuldu. Modern sanatın gelişiminde büyük bir öneme sahip olan bu çalışma, Wassily Kandinsky (1866–1944) tarafından kaleme alındı. Yayımlandığı 1910 yılından bu yana halen günümüzde de sanatta bir rehber niteliği taşıyan bu eser, hem sanatçılara hem de sanatseverlere yol gösteriyor. Sanatı, geleneksel bağlarından koparıp özgürleştiren sanat hareketinin öncü kuramlarının yer aldığı bu yapıtta, resimdeki tinsel devrim olarak adlandırabileceğimiz, maddesel olandan uzaklaşıp soyuta yönelen dışavurumculuğun temelleri atılıyor. Kandinsky, bu kitabında, biçim ve rengin kendine özgü dilini ifşa ediyor. Kandinsky’nin “Sanatta Maneviyat Üzerine” adlı eseri, iyi okur için keyifli ve nitelikli bir okuma pratiği sunuyor. Kandinsky’yi, sanatçının iç dünyasını; sanata, estetiğe, felsefeye, hatta insana ve sokağa bakış açısını merak eden herkes okumalı. Oldukça başarılı ve alanında çığır açan farklı bir eser. Kitaplığınızda bulunsun.

“Sanatta Maneviyat Üzerine”, Wassily Kandinsky, Yitik Ülke Yayınları, Sanat, Çeviren: Gül Yıldız, 116 sf, 26 TL





                                                     

5/04/2021

"Pazar Günleri Dans" Yayımlandı

Mayıs 04, 2021 1 Yorum
                                   Pazar Günleri Dans


Fatma Ekeman’ın İlk Öykü Kitabı “Pazar Günleri Dans” Potkal Kitap etiketi ile  Yayımlandı

Yazar Fatma Ekeman’ın kaleme aldığı öykülerden oluşan ilk eseri “Pazar Günleri Dans”, geçen günlerde Potkal Kitap Yayınları etiketiyle yayımlandı. Kitapta Ekeman’ın uzun yıllar üzerinde çalıştığı birçok öykü bir arada bulunuyor. Öykülerinde insanı, karşılaşmaları, yaşam tanıklıklarını detaylıca anlatan yazar, yalın bir dil kullanırken okuruna içten bir şekilde sesleniyor. Hayatın içinden, gerçeğin sınırlarında dolaşan her anlatıda okur, zamanın içinde keyifli bir yolculuğa çıkıyor.




Kitabın arka kapak yazısında, ünlü yazar Mario Levi, kısa öykü okurlarına Fatma Ekeman’ı şöyle takdim ediyor: “Fatma Ekeman’ın bu öykülerini bir fikir olarak ortaya çıktıkları ilk günden beri biliyorum. Hepsi yılların akışında büyük bir özenle yazıldı. İnce, sanat eseri bir dantel nasıl işleniyorsa, öyle... Hayatın birçok unutulmayacak anı çok aranmış sözlerle değer kazanıyordu. Kısa hikâye türünün çarpıcı örnekleriyle karşı karşıyayız. Hayata dair ince dokunuşlar... Okuma zevki için...”

Öykü okurları için yeni ve lezzetli bir okuma önerisi “Pazar Günleri Dans”.

Pazar Günleri Dans, Fatma Ekeman, Öykü, Potkal Kitap Yayınları, 148 sf, 22 TL








                                                     

4/29/2021

Mitolojik Çiçek Öyküleri

Nisan 29, 2021 1 Yorum



Çiçekleri ve onların hissettirdiklerini çok seviyorum. Bir gün aklıma çiçeklerin mitolojik öykülerinin neler olduğu geldi ve nette araştırmaya başladım . Bulduklarımı  derledim , çevirdim , düzenledim ve instagram hesabımda yayımladım . Orada çok sevilince kalıcı olmasına karar verdim ve blogumda toplu bir halde bulunması için yayımlıyorum. Umarım sizler de seversiniz:)

Şakayık : 


Şakayık

Bu konudaki ilk mitolojik efsanede, tanrıların Yunan doktoru olan Paeon anlatılır. Evet, doğru okudunuz  - Görünüşe göre tanrılar da düzenli tıbbi kontrollere ihtiyaç duyuyorlarmış - Siz şimdiye kadar bunu bilmiyordunuz değil mi ?? Onların her şeye kadir olduğunu zannediyorsunuz :D  

   Paeon inanılmaz derecede yetenekli bir doktordu, bu yüzden doğal olarak öğretmeni - tıp ve şifa tanrısı Asklepios- , Paeon Hades'in bir rahatsızlığını başarılı bir şekilde iyileştirdikten sonra kıskançlık kaynaklı ölümcül bir öfkeye kapıldı. - Öğrencinizin başarılarından gurur duymaz mısınız ? ¿¿¿ Sanırım o da çok sık gördüğümüz boynuz kulağı geçmesin diyenlerdendi ;)  - 

    Paeon'un hayatını kurtarmak için Zeus olaya el atar ve onu - Paeon'u - bir  şakayık haline getirir. Bunun gerçekten bir iyilik olup olmadığını merak ediyorum - sonsuza kadar bir çiçek olarak takılıp kalmak gerçekten tercih edilir mi? Siz ne dersiniz 🤔

Şakayık ile ilgili alternatif bir öykü bulubuyor. Bu alternatif efsanede güzel bir su perisi Paeonia anlatılır . 

    Olağanüstü güzelliği nedeniyle Apollo'nun ona karşı ilgisi vardır. Bu - ne yazık ki - aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit'i çileden çıkarır, onun ölümcül bir kıskançlıkla körüklenen öfkeyle hareket etmesine sebep olur . Afrodit'in intikamı Paeonia'yı kırmızı bir şakayık yapmak olur . 

   Söylentiye göre Afrodit ,Paeonia ve Apollo 'yu flört ederken yakaladığında Paeonia 'nın yüzü kızarmıştır ve bu yüzden şakayıkların utangaçlığı sembolize ettiği söylenir. Bu Yunan Tanrılarının insanları çiçeğe dönüştürmekten ne zevk aldığından emin değilim ancak görünen o ki bunu alışkanlık haline getirmişler !

Gül : 

Gül


  
Yunan mitolojisine göre Chloris adlı bir çiçek tanrıçası vardır. Chloris birgün ormanda ölü bir orman perisi bulur ve onu bir çiçeğe çevirir. Kendisine yardım etmeleri için diğer tanrıları yardıma çağırır. Şarap tanrısı Dionysos, çiçeğe hediye olarak güzel kokmasını sağlayacak bir öz; aşk ve güzellik tanrısı Afrodit ise güzellik verir; rüzgâr tanrısı Zefhirus, onun üzerinden bulutları uzaklaştırır; ışığın ve sanatın tanrısı Apollon, ışıklarını onun için seferber ederek açmasını sağlar. Böylece Gül 🌹 doğmuş olur. Tanrıların el ele verip yaratmaları nedeniyle Yunan mitolojisinde gül, "çiçeklerin kraliçesi " olarak bilinir.

Yunan mitolojisinden yönümüzü İran'a doğru değiştirelim .  İran mitolojisinde gülün öyküsü nasılmış bakalım.  Önceleri çiçeklerin kraliçesi, nilüfer çiçeği imiş. Bu narin ve güzel çiçeğin tek bir kusuru varmış , o da çok uyumakmış. Bundan rahatsız olan diğer çiçekler birleşerek  nilüfer i çok uyuduğu için Tanrı'ya şikayet ederler. - nankör çiçekler , adaşımı şikayet etmişler :D - Bunun üzerine Tanrı da daha az tembel olan -sadece çok uyuduğu için şikayet edilmişti , tembellik de nereden çıktı 🤔- ve daha az uyuyan gülü yaratır . Onu kraliçe yapar ve tehlikelere karşı kendisini koruyabilmesi için de onu dikenlerle donatır...



Nergis : 

Nergis


'Narsist' terimi, Yunan ve Roma mitolojisinde bir figür olan Narcissus'un hikayesinden kaynaklanmaktadır. Güzelliğiyle ünlü olan Narcissus kendine biraz - belki de birazdan fazla - takıntılıydı. Kalpleri kırmasıyla biliniyordu ve bu huyu yüzünden sonunda başını belaya soktu. Efsanenin Roma versiyonunda, su perisi Echo'yu acımasızca reddetti . Echo o kadar üzüldü ki 😔, kendi adaşına yani yankılanan bir sese dönüştü. İntikam tanrıçası Nemesis, Narcissus'un bu davranışlarından hiç hoşlanmadı ve onu cezalandırmaya karar verdi. Narcissus 'u bir gölete çekti. Burada kendi yansımasını gören Narcissus hemen ona umutsuzca aşık oldu. Aşağıya suya bakarken kendi görüntüsüne baktığının farkında değildi ve göletten ayrılmayı reddetti. Sonunda karşılıksız sevginin acısıyla üzüldü ve bir nergise (Narcissus çiçeği) dönüştü. 

   Burada bir uyarıda bulunayım 😒 bir çiçeğe dönüşme olasılığınız oldukça yüksek olduğu için Yunan tanrılarını üzmeyin😂😂😂 -dipçe : kendilerini hiç sevmem ben 🙈-

Ayçiçeği : 



Ayçiçeği

  

Ayçiçeğini sever misiniz ? Ben çok severim . Mitolojik çiçek öykülerinde sıradaki öykümüz  konuğu ayçiçeğine ait . 

  Bu efsanede su perisi Clytie'nin hikayesi anlatılır. Clytie, güneş tanrısı Apollo'ya bayılırdı, ama Apollo deniz tanrıçası Leucothea için onu terk etti. Kalbi kırık olan Clytie, Apollo'yu 9 gün boyunca yiyeceksiz ve susuz bir biçimde, açlıktan bayılacak hale gelesiye kadar altın arabasıyla gökyüzünden geçerken izledi ve yavaşça solup gitti. Bu noktada bunun nereye gittiğini tahmin edebilirsiniz. Sonunda, Clytie bir ayçiçeğine dönüştü, yüzü kalıcı olarak güneşe döndü. 

   Bu sefer hikayemizde Yunan Tanrılarının kimseyi çiçeğe çevirmediğini fark etmişsinizdir. Umutsuz aşk ve aşk acısı çiçeğe dönüşüme neden olmuştur.

Dağ Lalesi - Anemon :

Dağ Lalesi



Adonis, olağanüstü derecede yakışıklı bir adamdır. Bu yakışıklı adam bir Tanrı değil ölümdür. Adonis, aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit in aşığıdır. Fakat avlanmakla geçirdiği vakit Afrodit 'le geçirdiği vakitten daha fazladır. Ne yazık ki bu durum ikisi için de pek iyi sonuçlanmaz 😥 Bir gün yine avlanmaya giden Adonis , Artemis'in korumasında olan bir yaban domuzunu avlamaya çalışırken domuz tarafından öldürülür. Durumu öğrenen Afrodit yıkılır , ölürken onu kollarının arasına alır. Adonis'in kanı gözyaşlarına karışır ve damlacıkların düştüğü yerde kırmızı bir anemon çiçeği ortaya çıktı. O zamandan beri, anemon çiçekleri ölümü ve kaybı ya da terk edilmiş aşkı sembolize ediyor.






Lale: 

Lale


   Bu sefer Yunan mitolojisinden uzaklaşıp yönümüzü ülkemize , Amasya'ya çeviriyoruz. 

   Ferhat ile Şirin efsanesini bilmeyen yoktur sanırım. İşte bu hafta Ferhat ile Şirin efsanesine konuk oluyoruz. Ferhat, nakkaşlık yapan, Şirin’e sevdalı yiğit bir delikanlıdır. Saraylar süsler, fırçasından dökülen zarafetin Şirin’e olan duygularının ifadesi olduğu söylenir.

Amasya Sultanı Mehmene Banu’ya, kız kardeşi Şirin için, dünürcü gönderir Ferhat. Sultan; Şirin’i vermek istemediği için olmayacak bir iş ister delikanlıdan. “ Şehir'e suyu getir, Şirin'i vereyim” der, demesine de su, Şahinkayası denen uzak mı uzak bir yerdedir.

Ferhat'ın gönlündeki Şirin aşkı bu zorluğu dinler mi? Alır külüngü eline, vurur kayaların böğrüne böğrüne. Kayalar yarılır, yol verir suya. Zaman geçtikçe açılan kayalardan gelen suyun sesi işitilir sanki şehirde.

Mehmene Banu, bakar ki kız kardeşi elden gidecek, sinsice planlar kurarak bir cadı buldurur, yollar Ferhat’a. “Ne vurursan kayalara böyle hırsla, Şirin'in öldü. Bak sana helvasını getirdim” der cadı. Ferhat bu sözlerle beyninden vurulmuşa döner. “Şirin yoksa dünyada yaşamak bana haramdır” der. Elindeki külüngü fırlatır havaya, külüng gelir başının üzerine oturur bütün ağırlığıyla ...

Ferhat'ın öldüğünü duyan Şirin inanamaz, koşar kayalıklara bakar ki Ferhat cansız yatıyor. Atar kendini kayalıklardan aşağıya. Cansız vücudu uzanır Ferhat'ın yanına.

Bu olaydan sonra Ferhat’tan akan her kan damlası toprak tarafından emilerek kan kırmızısı renkteki lalelere dönüşür. Bu nedenle kırmızı lalelerin #ölümsüzaşk ı simgelediği söylenir. Hikayenin kalanını da ekleyeyim sadece lalenin oluşumu ile kalmasın . Ferhat ile Şirin 'i yanyana iki mezara gömerler. Her mevsim ikisinin de mezarından birer gül çıkarmış. Bu iki seven , iki gül kavuşmasın diye de mezarlarının arasında kara bir çalı peyda olurmuş 😥

Çok hüzünlü bir hikaye...

Sümbül:

Sümbül


 

Hyacinthus, Yunan mitolojisinde inanılmaz derecede Spartalı yakışıklı bir prens ve kahramandı. Onun bu yakışıklılığı , güneş tanrısı Apollo (ne sürpriz!! ), Batı Rüzgarı Zephyrus ve Kuzey Rüzgarı Boreas başta olmak üzere birçok tanrının dikkatini çekti.

Hyacinthus, bu tanrılar arasından Apollo'yu seçti. Tahmin edebileceğiniz gibi, diğer Yunan tanrıları onun kararına tamamen rasyonel ve uzaktan da olsa kıskanç (!) olmayan bir şekilde yanıt verdiler.

Bir gün Apollo ve Hyacinthus disk atma yarışı yapıyorlardı. Hyacinthus Apollo'yu etkilemek istedi ve diskin peşinden koştu. Zephyrus, hamlesini yapmak için bu anı seçti ve Hyacinthus'un kafasına diski üfleyerek onu öldürdü.

Apollo perişan oldu ve Hades'in Hyacinthus'un ruhunu yeraltı dünyasına götürmesine izin vermedi. Bunun yerine Hyacinthus'u Sümbül çiçeğine dönüştürdü. Böylece arkadaşı hep gözünün önünde yaşayacaktı.

Bu seferki öyküde aşk yok ama kıskançlık yine var. Arkadaşlık ve arkadaş sevgisini kıskanma ... Nedense olanlar bu kıskançlık hastalığına yakalanana değil de hep etrafındakilere oluyor

Karanfil:

Karanfil



Karanfiller mitolojide ve geleneklerde oldukça sık ortaya çıkarlar. Antik Yunan'da, karanfiller genellikle tören taçlarında ve çelenklerinde kullanılırken, Antik Roma'da çiçek "Jüpiter'in çiçeği" olarak biliniyordu ve Tanrıların Kralı'nı onurlandırmak için kullanılıyordu.

Kore kültüründe ise karanfiller farklı bir amaca hizmet eder. Genç kızların geleceğini tahmin etmek için kehanetlerde kullanılırlar. Çocuğun başına üç adet kesilmiş karanfil konur ve hangisi önce ölürse geleceği için bir ipucu verir.

İlk önce en üstteki karanfil ölürse, bu, kızın daha sonraki yaşamında zorluklarla karşılaşacağı anlamına gelirken, ortadaki karanfil gençliğinde acı çekeceğini gösterir. Ancak, alttaki çiçek önce ölürse, tüm hayatı kargaşa ile dolacak demektir. Sonuç ne olursa olsun genç kızlar için güzel bir yaşamı baştan yok sayıyorlarmış anlaşılan.

Hristiyan bir efsaneye göre, Meryem Ana ,çarmıha gerilmiş oğlunu görünce ağlamaya başlar ve gözyaşları beyaz karanfillere dönüşerek ve yere düşer...

Bir Rönesans efsanesine göre ise karanfil Tanrıça Diana’nın bir hevesinden doğmuştu. Bir çobana aşık olan ancak bekarete bağlı olduğu için onunla birlikte olamayan avcı tanrıça, diğer kadınları görmesini engellemek için çobanı gözlerini yırtarak onları yere fırlatır ve o iki göz iki beyaz karanfil olarak filizlenir.

Yunan mitolojisinde de Artemis avlanmaya çıkar ,kötü bir gündür ve eli boş döner. Ormanda flüt çalan genç bir çobana rastlar ve çobanın müziğiyle hayvanları kaçırdığı düşüncesine varır. Öyle bir kızar ki, genç adamın gözlerini oyup yere atar. Çobanın sonradan masum olduğunu anlar... Öfkesinin kurbanı olan Artemis pişmanlık içinde kıvranır. Ancak iş işten geçmiştir; yapılacak bir şey kalmamıştır. Çobanın gözlerinin düştüğü toprakta ise kan kırmızısı iki karanfil açar.

O gün bugündür kırmızı karanfil dökülen masum kanın simgesi haline gelmiştir....

Papatya:

Papatya



Papatya , incelik ve zerafeti simgeler; saflık ve masumiyet tanrıçası Astraea’nın gözyaşlarından yaratıldığı söylenir. Astraea, tanrılar diyarından dünyaya doğru baktığında hiç yıldız göremez ve ağlamaya başlar. Gözyaşlarının dünyaya düştüğü her yerde papatyalar açar...

Eski bir Kelt efsanesinde ise ne zaman bir bebek ölse, Tanrı'nın kederli ebeveynler için yeryüzüne papatya serptiğini söylenir. Sonuç olarak, papatyalar bu efsanede de çocuklarla ilişkilendirdiğimiz masumiyet ve saflığı sembolize ediyor.

Papatya tarih boyunca birçok tanrıça, Freya ve Ostara (Cermen) ve Yunan tanrıçası Afrodit ile ilişkilendirilmiştir. En dikkate değer hikaye Roma Mitolojisi ve Belides adlı bir periden. Bir Roma tanrısından kaçmak için Belides papatyaya dönüşmüştür. İngiliz Papatyası'nın Latince adı Bellis, bu hikayeden kaynaklanmıştır.

Viktorya döneminde, aşk acısı çeken kızlar birer birer papatya yaprağını koparır ve çıkarılan her taç yaprağı için " seviyor, sevmiyor" diye bağırırlardı. Son taç yaprağı sonucu tahmin ediyordu. Günümüzde de bunu hala yapanlar olduğunu biliyorum 😄😄

Genç kızların ne zaman evleneceğini belirlemek için gözleri kapalı bir halde bir avuç papatya topladıkları da biliniyordu. Gözlerini açtıktan sonra, elindeki çiçeklerin sayısı, düğün tarihine kadar kaç yıl kaldığını önceden haber veriyordu.





                                                     

4/27/2021

Keşke - Bir Köy Enstitüsü Romanı || Sema Soykan

Nisan 27, 2021 1 Yorum
  
Keşke

  Kitap hakkında bilgi vermeye başlamadan önce ilk olarak söylemeliyim ki bu kitabı çok çook sevdim ve mutlaka herkes okusun isterim . Tereddütsüz tavsiyemdir diyerek başlıyorum yazıma. 

  Sema Soykan'ın kaleminin ve kitaplarının çok iyi olduğunu duymuştum fakat şimdiye kadar okumamıştım . Yazarın kalemi ile tanışmak bu kitaba " Keşke " ye nasipmiş.

  Kitabı büyük bir araştırma ve emek ürünü. Bu araştırma ve emek okurken her satırda anlaşıldığı gibi kitabın sonunda yer alan kaynakça kısmı gözden geçirilerek de anlaşılabilir. 

  Köy Enstitülerini çoğunuz duymuş ya da hakkında bir şeyler okumuşsunuzdur. Hakkında bilgi sahibi değilseniz tarihimizdeki bu gurur duyulacak okullar hakkında bilgi sahibi olmak için tam zamanı . Şimdi bu kitap ile başlayabilirsiniz.... 

Keşke ile tarihimize 1940 lı yıllara uzanıyoruz. Bu yıllarda kurulan köy enstitüleri , kurulma amaçları ve eğitim sistemine yer veriliyor . O yıllara göre verilen eğitim ile kendi zamanımda aldığım eğitim ve çocuklarımıma okullarda verilen eğitimi ister istemez kıyasladım okurken . O kadar dolu dolu ve hayatı bütün bir şekilde okul sıralarına alan bir eğitim sistemi oluşturmuşlar ki gurur duydum. Dünya Klasiklerinin çevrilip okullardaki çocukların rahat ulaşabilmeleri için getirtilmesi , ceplerinde sürekli kitap taşımaları ... O kadar hoşuma gitti ki anlatamam . Ben 1990 lı yıllarda ortaokuldaydım. O yıllarda internet yok ve kitap sayısı da yetersizdi. İlk halk kütüphanesine giderdik ve bizi boyumuz küçük diye üst kata çıkarmazlar alt kattaki kitaplardan faydalanmamızı isterlerdi. Alt kattaki kitaplık ilkokullara yönelikdi ve bize yetmiyordu artık . Derdimizi anlatmaya çalışsak da anlayan - dinleyen bulamıyorduk!! Yine o yıllarda performans ödevi verilmişti. Bir eseri okuyup inceleyecektik.  Ben Balzac - Kırmızı Zambak'ı okumayı o kadar çok istiyordum ki anlatamam.  Eskişehir'de her kitapçıya gidip Balzac'ı sordum satın almak için , sonuç ise hüsran oldu . Balzac'ın hiçbir kitabını bulamamak bir kenara bazı kitapçılar da Balzac kim onu sordu... Sonuçta ne mi oldu ?? Komşumuzdan Yakup Kadri'nin Yaban romanını alıp onu okuyup inceledim ve Kırmızı Zambak içimde uhde olarak kaldı . Niçin illa Balzac diye direttiğimi hatırlamıyorum ancak okumayı ne kadar çok istediğimi hatırlıyorum. İşte Köy Enstitüsünde okuyan çocukları ne kadar şanslı bulduğumu artık daha iyi anlayabilirsiniz. 

   Yine Köy Enstitüsündeki eğitimi okuyunca geçen evde çocuklarla yaptığımız konuşmayı hatırladım. Bilim adamı  , felsefeci gibi tarihe adını yazdırmış insanların hayatlarını ve yapıtlarını incelerken bir değil birçok dalda aktif olduklarını görüyoruz. Astronomi , fizik , kimya , edebiyat ... Bir değil birkaç dilde eğitim alıp kendilerini geliştirirken birden fazla da yabancı dil öğreniyorlar. Peki günümüzde neden böyle değil. İstisnalar her zaman vardır ancak çoğunlukta işten eve evden işe . Avukat sadece avukat doktor sadece doktor . İkinci bir dalla , farklı uğraşlarla ilgilenip kendilerini geliştirenler çok az. Okullarda da benzer durum var. Farklı uğraşlar ile okulda ilgilenmek isteyenleri dalga geçerek karşılıyorlar çoğu zaman . Hemen öyle değil diye inkar etmeyin , şahit olduğum olaylar var. Bizim geçmişteki bu insanlardan ne eksiğimiz var da kendimizi geliştirmek istemiyor ve var olanı alıyoruz. Sadece tüketim toplumu olduk sayılır... Köy Enstitülerinde dikiş nakıştan tamirata , tarla sürülüp ekilmesine , araç sürülmesine , inşaat yapımından marangozluğa kadar öğretmen adayı çocuklara her şey öğretiliyordu. Kendi kendine yetebilen bu çocuklar mezun olup köylere öğretmen olarak gittikleri zaman sadece okulda değil hayatın her alanında halka eğitim veriyor , onlarla çalışıyordu .

  Köy ensititülerini çok sevdiğim ve kapatılmalarına çok üzüldüğüm için şimdiye kadar onlardan bahsettim ancak kitapta sadece bu anlatılmıyor tabii ki...  

  Ülkemizin  geçmişini okuyoruz kitapta. 1940- 1980 yılları arasında yaşananlar , ülkemiz için dönen dolaplar , ülke yönetimi , teknolojik ilerleme ve bunun engellenmeye çalışanlar anlatılırken bir döneme ayna tutuyor yazar . Bazıları bildiğiniz bazıları ise detaylarına hakim olmadığım olaylardı . Öyle ki tarihimizi okurken söylenerek , arada boğazıma takılan yumru nedeniyle mola vererek ve birçok bölümü işaretleyerek okudum. Ülkemizin iyiliğini istemeyen dış güçlerin oyunları ve bunlara maşa olan ülkemizden insanlar . İnsan kendi ülkesi gelişsin , büyüsün ister. Ancak görüyoruz ki kendi menfaatlerini ülkenin önünde gören insanlar var. Bağımsız yaşamak varken manda sitemini tercih edenler!!! Bu insanlara ne desem boş . Çünkü söylediklerimiz karşıdakinin anladığı kadardır , anlayacak kimseyi göremiyorum karşımda . Kulaklarını tüm gerçeklere tıkamışlar. 

   Bütün bu olanlar Fikret'in hayatının ekseninde okuyoruz . Zorlu hayatlar ve bu hayatın ortasında yeşermiş ve hiçbir gücün yıkmayacağı bir sevgi. Öyle bir sevgi ki uzaklık , mesafe , kırgınlık ve zorluk hiçbir güç onlara engel olamıyor . Ancak hayatın her zaman bilmediğimiz farklı planları vardır bizim için ve farklı insanları bir araya getiren kaderi okurken hem üzülecek , hem sevinecek , hem sinir olacak hem de gülümseyeceksiniz.... 

Keşke 'den Alıntılar:

 "Zaman, kaygısı ve telaşı olanın aleyhine işler ..." 

"... gerçekleri öğrenmeden yola çıkanlar yollarını şaşırırlar." 

" Suçluluk içinde kıvrananlar, vicdanın sesini duymamak için yalan söyler." 

"İmkansız ile mümkünün arasındaki fark insanın kararlılığında ve çabasında yatar. "

"Biz başarıya imrenen, okuyamadığımız kitaplara dertlenen gençlerdik." 

"En kusursuz plan bile aşk karşısında bozulmaya mahkumdur. "


Keşke
Kitabın Adı :Keşke
Yazar : Sema Soykan 
Yayınevi : Alfa Yayınları 
Sayfa Sayısı : 500

Bozkırı yeşertmek ne kadar sürer... Bir mevsim mi?

Gençlik, Eğitim, Aydınlanma, Özgürlük ne kadar sürer... On yıl mı?

Pişmanlık ne kadar sürer... Çeyrek asır mı?

Aşk ne kadar sürer...... Bir ömür mü?

Keşke... Hatalarımız, fedakârlıklarımız, kayıplarımız, sevgimizin ağırlığıyla, geçmişi, bugünü ve geleceği kuşatan bir "keşke" ne kadar sürer?

Sema Soykan'ın öğretici kalemi ve akıcı üslubuyla KEŞKE-Bir Köy Enstitüsü Romanı, sırlar ile özlemler, mağlubiyetler ile galibiyetler, imkânsız ile mümkün arasında savrulan altı hayatın perdesini aralıyor.

Yaşanmış olaylardan esinlenerek titiz bir araştırmayla yazılan KEŞKE, Türkiye’nin aydınlanma sürecinde yetişmiş iki öğretmenin –Sabia (Nedret) ve Fikret’in– yaşamöyküleri, vatan sevgileri, ölümsüz aşkları ve fedakârlıklarını anlatırken, Köy Enstitülerinin açılışından kapanışına, işleyişinden benzersiz eğitimine ve Türkiye’nin 1940-1980 yılları arasında yaşadığı siyasi süreçler ile emperyalizmin eğitimimiz ve de toplumumuz üzerindeki etkilerine de mercek tutuyor.

Sadece kişilerin değil, toplumların da keşkeleri ne kadar çoksa, hataları, mutsuzlukları ve pişmanlıklarının o kadar derin ve de yakıcı olduğunun hatırlanması umuduyla...









                                                     
Web sitemizdeki fotoğrafların, yazıların izin alınmadan kopyalanması, yayınlanması, alıntı olduğu ve kaynağı belirtilmeden bir takım amaçlar için kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırıdır. İzin alınmadan kopyalanan resim ve yazılarımızla ilgili dilekçe ve dava açma hakkımız saklıdır.