2/27/2019

Göz Koleksiyoncusu - Sebastian Fitzek

Şubat 27, 2019 8 Yorum
Göz Koleksiyoncusu - Sebastian Fitzek


 
   Her ay bir kitabını okuduğum Sebastian Fitzek'in Göz Koleksiyoncusu kitabını okudum şubat ayında. Psikolojik -gerilim kitaplarını seviyorum. Hem oturduğum yerden adrenalini son sürat hissetmiş oluyorum hem de beynim son sürat çalışmış oluyor.

  Pegasus Yayınlarının kitaplarını seviyorum fakat çok pahalılar . Bu nedenle kitapları yeni çıktıkları zaman almak yerine indirime girdiği zaman ya da sahaftan almayı tercih ediyorum . Yazarın görselde görünen kitaplarının hepsini internette yayınevinin kendi yaptığı kampanyadan %50 indirimli olarak aldım. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Sonuç olarak o fiyata da satabiliyorlarsa neden okuyucuya eziyet edip o kadar yüksek fiyatlar ile satıyorlar anlamıyorum. Fiyatı düşür sürümden kazan değil mi?? Kazan kazan durumu olur ;) Yazarın son çıkan kitabı Paket eksik şu anda bende . Onun hakkında pek olumlu yorum okumasan da yine de alıp okumak isterim.

  Göz Koleksiyoncusu yazarın okuduğum üçüncü kitabı.  ( Yazarın okuduğum diğer kitaplarını yazımın sonunda bulabilirsiniz. Kitap isimlerine tıkladığınızda o kitaplarla ilgili yazılarıma ulaşabilirsiniz. )

Yazarın yazım tarzına ve konularını anlatışına diğer kitaplarını okurken hayran olmuştum . Yazarın sağ gösterip sol vurduğunu bildiğim için bu kitabı daha dikkatli okudum ki beni kandıramasın.

  Ortada yine hastalıklı bir katil var. Dünyanın en eski oyunlarından olan , hepimizin çocukken çok severek oynadığı Saklambaç oyununu oynuyor çocuklar ile . Fakat bu oyuna kendi hastalıklı kurallarını da dahil ediyor.

  Çocuğu kaçıran katil anneyi ise öldürüyor. Öldürdüğü annelerin eline ise bir kronometre bırakıyor. 45 dakika 7 saniyeden geri saymaya başlıyor. Bu süre içerisinde çocukları sakladığı yeri babanı bulup çocuğu kurtarması gerekmektedir . Bu süre içerisinde baba çocuğu bulamazsa katil çocuğu öldürüp , sol gözünü çıkarıp bir yere bırakmaktadır. İşte çocukların gözünü çıkardığı için zaten gazeteciler ona "Göz Koleksiyoncusu " ismini takmışlardır zaten.




  Zorbach eski bir polistir. Yaşadığı bir olaydan sonra mesleğini bırakmış ve gazetecilik yapmaktadır. Dinlediği polis telsizi ile olayları takip edip haber yapmaktadır. Son yazı dizisi de Göz Koleksiyoncusu ile ilgilidir. Hem tecrübesi hem de eski meslektaşlarından aldığı bilgiler sayesinde haberi rahatça takip edip yazısını hazırlamaktadır. Son kaçırılma olayını polis telsizinde duyduğunda hemen olay yerine gider . Fakat bu sefer ters giden bir şeyler vardır çünkü birisi onu bu olaya karıştırmak istemektedir. Hem çocuğu bulup katili yakalamak hem de kendi masumiyetini ispat etmek için Zorbach hem kaçmak hem de bir taraftan olayı araştırmak zorundadır.

  Zorbach'ın en büyük yardımcısı kör bir fizyoterapist olacaktır. Bir gün saklandığı mekanda ortaya çıkan bu kadın Göz Kolleksiyoncusu'nu gördüğünü söylemektedir. Kör bir kadın nasıl görmüş diyebilir siniz? Kadın bazı durumlarda dokunduğu insanların geçmişini görebildiğini söylemektedir. Kendisine masaj için dokunduğu adamın da geçmişini görmüş ve onun neler yaptığını görmüştür. Şimdi bu ikili azılı bir katile karşı birleşmiş ve zamanla yarışmaktadırlar.

Yazarın bu kitabı okuduğum diğer iki kitabından oldukça farklıydı. İlk olarak kitabın sayfa numaraları sondan başlayıp geriye doğru akmaktadır. Aynı zamanda da kitap kapanış bölümü ile başlayıp giriş bölümüne doğru ilerliyor. Bir nevi kronometre geriye doğru akıyor bizim için de . Heyecan ve tempo son sayfaya kadar durmadan devam ediyor. Kitabın başında yazar bu kitabı  okumamanızı öneriyorum diyor ve ne kadar haklı olduğunu anlıyoruz. Baş karakter olaylar olurken ne kadar "kör " olduğunu vurguluyor kitabın sonunda . Bazen olayların içerisindeki kişi gözünün önündeki ip uçlarını fark edemez. Olayların dışındaki bir göz daha rahat fark eder. O göz de ben oluyorum. Göz Koleksiyoncusu kim buldum , sonunu tahmin ettim :)) Bir noktada ikilemde kaldım ki beni kandıran yazarın önceki kitaplarındaki tarzı oldu . Fakat bu ikilemdeki tahminimin de doğru olduğunu söylemekten gurur duyuyorum. Birçok noktayı tahmin etmemin kitaba etkisi oldu mu derseniz hayır , bir nebze bile heyecanı azaltmadı . Son sayfayı bitiresiye kadar hızla okudum kitabı . Bittiği zaman hadi ya!!! diyerek oturdum kaldım. Şimdi ne olacak ??? Kitabın devamı da var "Göz Koleksiyoncusu 2 " . Bu kitap bizde henüz çevrilmemiş. Yayınevine ısrarla rica ediyorum devam kitabı bir an önce çevrilip yayımlansın yoksa meraktan öleceğim ...







Kitaptan Alıntılar: 

"Oyuncuların kazanma şansı olmazsa bu bir oyun olamaz..."

"Eğer babamız bizi hala seviyorsa bizi arar, ne kadar çok seviyorsa o kadar çabuk bulur."

"Yalnızca içinde bulunduğumuz anı yaşamayı başarabildiğimiz pek az zaman vardır - geçmişin ya da geleceğin olmadığı, yalnızca şimdinin önem arz ettiği zamanlar."

"Gördüklerimi görmemiş olmak için neler vermezdim."


Kitap Hakkında Yazılanlar:

“Sebastian Fitzek’in yazdığı en muhteşem gerilim kitabı.” -Der Spiegel-

“Korkunç, korkunç, korkunç: Sebastian Fitzek’in yeni kitabı yüreğinize indirecek.” -Freundin -“Zekice ve akıcı bir dille yazılmış muhteşem bir psikolojik gerilim. Net, hızlı ve harika fikirlerle dolu.”  -Big Issue -

“Bu muhteşem Alman gerilim romanında kitaba ismini veren katil, kulağa geldiğinden çok daha kötü.” -Daily Telegraph -

“Ürpertici… Ustaca… Dahice.” -The Times -

“Nefes kesici.” -Sunday Times -

“Elinizden bırakamayacaksınız.” -Morning Star -





Kitabın Adı :Göz Koleksiyoncusu
Yazar :Sebastian Fitzek
Yayınevi :Pegasus Yayınları
Orjinal adı : Der Augensammler
Serisi : Der Augensammler #1
Çevirmen :Gültekin Yılmaz
Sayfa Sayısı : 392


Göz Koleksiyoncusu ilk önce anneleri öldürüyor. Sonra da çocuğu kaçırıyor. Annenin cesedinin elindeki kronometre zamana karşı bir yaşam savaşının başladığını haber veriyor.
Soğukkanlı katil şimdiye dek hiçbir iz bırakmamıştı ama hiçbir suç kusursuz değildir. Gizemli bir tanık, katilin tüm planlarını altüst edebilir: Kör fizyoterapist Alina Gregoriev, Göz Koleksiyoncusu’nun neler yaptığıyla ilgili bilmemesi gereken birçok şeyden haberdardır. Bunun sebebi ise vücutlarına dokunduğunda hastalarının geçmişini görebilmesidir. Ve son hastası da Göz Koleksiyoncusu’dur. Ancak kim ona inanacak kadar aklını oynatmış olabilir ki?







Sebastian Fitzek :




1971 doğumlu Alman gazeteci ve yazarın tam adı Sebastian Fitzek David'dir. Fitzek'in kitapları 24 dile çevrildi ve dünyada 8 milyondan fazla sattı . Almanya'nın en başarılı gerilim yazarlarından biridir.



Yazarın okuduğum kitapları :

Terapi 

Kıymık 



                                                            Kozmokitap

2/26/2019

Sonra Gitti... - Deniz Mavi

Şubat 26, 2019 14 Yorum
Sonra Gitti...

Adam" Aşkın seni çok daha güzelleştireceği kesin." dedi.
"Bir gün olursam fotoğraf gönderirim. " dedi kız.
"Belki de aynı karede oluruz. " dedi adam.
Sonra gitti.     

Yeni bir yazar, yeni bir kitap , yeni okuma heyecanı ... Feniks Yayınlarının 2019 yılının ilk kitaplarından Sonra Gitti...  Arka kapak yazısı ile beni etkileyen kitabı büyük bir heyecan , merak ve aynı zamanda endişe ile okumaya başladım .

    Şimdi her şey güzel giderken bu endişe de nereden çıktı diyebilirsiniz . Yeni bir yazarı ilk okumaya başladığımda kim ne derse desin bu endişeyi hep duyuyorum. Eskiden sadece merakla okumaya başlardım. Şimdi ise bir endişe oluyor. Nedenine gelirsem birkaç sene önce bir kitap okumuştum .Yine ilk kitaplardan bir tanesiydi. Kitabın başlangıç kısmı çok güzeldi. Yazan kişi güzel bir konu yakalamış ve konuya güzel bir yerden giriş yapmıştı. İki ya da üç bölüm devam etti bu . Şu anda tam hatırlamıyorum. Daha sonra ise bu ambiyans tepetaklak oldu. Kitabı yazan kişi bu güzel konuyu çöpe atıp kendi iç sesine yoğunlaştı ve onları yazmaya başladı. Felsefe yapmaya , edebiyat parçalamaya çalışmış fakat olmamıştı . Bunu ona da söyledim. Kitap baştaki gibi devam etseydi şahane bir kitap olabilirdi diye. Bana verdiği cevap da o böyle olmasını istemiş , tarzı oymuş  yani ben anlamamış oldum... Neyse işte bu olaydan sonra tereddütlü yaklaşıyorum ilk kitaplara. Sonuçta benim ömrümden zaman gidiyor bu kitapları okurken ve hayatımı güzel geçirmek ve boşa harcamak istemiyorum.





  Bu kadar olumsuz duyguyu sizlerle paylaştıktan sonra "Sonra Gitti..." hakkında da kötü düşündüğümü zannetmeyin. Yazarın anlatım tarzını , duygu aktarımını  çok sevdim. Birebir karakterlerin duygularını aldım. Anlatım da şiirsel olunca kitap aktı gitti.

  Bir kitabı okutan konu olduğu kadar yazarın tarzıdır aynı zamanda. Bazı kitaplar okudum ki karakterlerden nefret etsem de kitabı çok sevdim çünkü karakterlerden nefret etmemi sağlamasını ve duyguyu bana yansıtmasını da yazarın bir başarısı olarak görüyorum ben ,her ne kadar bazı yazarlar bu konuyu yanlış anlasalar da. Empati yapabilecek kadar duyguları bize vermişlerdir aslında , bu başarıdır bana göre .

 "Sonra Gitti..." de baş karakter bir kadın ... Deniz ... Yirmi beş yaşında ... Sevgiye hasret aslında , çünkü onun ruhunu doyuracak bir sevgi ile karşılaşmamış. Hayatını hep başkalarını mutlu etmeye adamış. "Onlar mutlu olsun yeter " mottosu olmuş Deniz'in. Kendisini hep ikinci sırada bırakmış , böyle olunca da mutluluğu yakalayamamış. Bir gün internette bir sohbet programında "Merhaba " yazısı gelesiye kadar...

Sonra Gitti


Hiç görmediğiniz birisini sadece yazışma ile sevebilir , onlara bağlanabilir misiniz? Deniz bağlanıyor , seviyor . Onunla kendisi oluyor , her düşüncesini paylaşıyor ve ruh ikizini bulduğunu sonunda mutlu olacağını düşünüyor. Hayat bu kadar basit olabilir mi?

 Deniz mutludur , hayatında belki de ilk defa tam olarak sevdiğini sevildiğini hissetmektedir. Her güzel rüyanın bir sonu vardır değil mi? Bir gün bu sevdiği adam ona evli olduğunu söyler . Üstelik ismi de farklıdır !... Böyle bir adama güvenilir mi? İyi niyetinizi kullanmış , size yalan söylemiş , hem sizi hem eşini aldatmış , sizi kendine aşık etmiş ... Siz olsanız ne yapardınız?? Ben tamamen hayatımdan çıkarırdım. Fakat Deniz bunu yapamıyor. Onunla bu sefer yüz yüze görüşmeye başlıyor , ondan vazgeçemiyor. Eşi ile sevmeden evlendiğini , ayrılacağını söylese de başta yalan söyleyen bir adama güven olur mu? Ahhh Deniz!!! Boşanıp öyle internette gezmeye başlasaydı , baştan dürüst olsaydı , belki sonuçlar bambaşka olurdu.

Deniz'in yaşamına , onun hislerine , hasretine ,sevgisine, üzüntüsüne, hatalarına konuk oluyoruz kitapta. Deniz'i karakter olarak , yaptığı davranış ve karar yetisi olarak hiç sevmedim. Ailesi mutlu olsun diye mutsuz bir evliliğe devam etmek istemesi, evli bir adamla arada da olsa görüşmeye devam edip ondan vazgeçememesi , bazı konularda kızıp aldığı yanlış kararlar Deniz'i hayatını mutsuz geçirmeye mahkum ediyor. Kendini toparlayıp hayatını yoluna koyabilecek mi dersiniz?? Peki kitaptaki erkek karakterler !!!! İki karakteri de hiç sevmedim. İkisi de birbirinden beter bana göre. Kitabın devamı gelebilir diye düşünüyorum. Yeni kitapta hayata daha sağlam tutunan ve daha doğru kararlar veren bir Deniz görmeyi umut ediyorum.






Sonra Gitti...
Kitabın Adı :Sonra Gitti...
Yazar :Deniz Mavi
Yayınevi : Feniks Kitap
Sayfa Sayısı : 232


İnsanların adına aşk dedikleri ve tıpkı bir pirinç pilavı gibi pek azımızın tutturabildiği o muamma duyguyu benimsediniz ve sevdiniz mi? O zaman bu kitabı da sevmelisiniz.

Sonsuz bir aşkı anlattığı için değil, yoklukla beslenen ve sonsuz kalabilen bir aşkı anlattığı için.

Uzun lafın kısası: seni sevmeye devam edebilmem için sana değil, olmayışına; varlığına değil, yokluğuna ihtiyacım var.

Hâlâ aşka inananlar için yazdım.
Hiç çok satanlarda olamayacağımı bile bile...
Ben sadece çok sevenlerde olmak istedim.
Çok satanlarda değil, yazarak çok mutlu olanlarda...


                                                            Kozmokitap

2/25/2019

Kıymık - Sebastian Fitzek || Kitap Yorumu

Şubat 25, 2019 6 Yorum
Kıymık - Sebastian Fitzek


"Çünkü mutluluk hissi ne olursa olsun tekrar üretilebilir bir his değildir. "

   Psikolojik gerilim kitapları arasında açık ara fark attığı söylenen ve her okuyanın kitaplarını büyük bir övgü ile bahsettiği Alman yazar Sebastian Fitzek ile tanışma kitabım oldu Kıymık. Kitabın adını okuyunca hakkında araştırma yapmadan aklıma nedense uzun tırnakları olan psikopat bir katil geldi:)) Neden böyle bir izlenime kapıldım bilmiyorum ancak gözümde canlanan görüntü buydu :D Kitabı okuyunca alakası dahi olmadığını fark ettim.

  Marc Lucas otuz iki yaşında , hukuk fakültesini bitirmiş ve sosyal yönden mağdur olmuş çocuk ve gençler için sosyal sokak görevlisi olarak çalışmaktadır. Marc bir trafik kazası geçirmiş ve bu kaza sonucunda karısı ve doğmamış bebeğini kaybetmiştir.

"Kazalar, aşk acıları, trajediler; bize acı veren bütün her şeyi sonsuza dek unutabilmek nasıl olurdu?"

Kıymık
Bu olaydan sonra hayata tutunmakta zorlanan Marc bir merkezin reklamını görür dergide. Acı veren olayları unutturmayı vaat ediyordur bu merkez. Seçici bir amnezi durumu , sadece istenmeyen , acı veren olayların unutturulması sağlanıyordur bu merkezde. Marc buraya başvurur fakat tam olarak deneysel olan bu uygulamaya katılmaz. Bu merkezden çıktıktan sonra da hayatı altüst olmaya başlar. Ölmüş karısını görür, kendi telefonunu aradığında Marc Lucas olduğunu iddia eden birisi telefona bakar ve elindeki anahtar evinin kapısını açmaz .... gibi. Kafası karmakarışık hale gelir Marc'ın . Bu olanların anlamı nedir? Hafızasını mı kaybetmiştir yoksa aklını mı?????

"Gerçekten aklımı yitirip yitirmediğimi kontrol edeceğim. Ve bunun için yardıma ihtiyacım var."

 Marc ile birlikte adım adım olanları okurken bir taraftan da yan karakterleri ve yaşananları okuyoruz. Okuduğum kitapların çoğunda konunun gidişatını ve sonunu nokta atışı tahmin edebilmeme rağmen bu kitapta tahminlerim doğru çıkması. Yazar beni şaşırtmayı ve kalemine hayran bırakmayı başardı.

Kıymık - Sebastian Fitzek


Kitabın başında kısa olarak yazılan giriş bölümü kitabın sonunda ayrıntılı anlatılarak kitap boyunca anlatılan olaylar bir anlam kazanıyor.

"Eğer geleceği görebilseydik yaşam yolunda yürümeye devam edebilir miydik?"

 Kitabın konusu ve yazarın anlatım tarzını çok beğenmiş olsam da puanı kırmama sebep olan bir cümle vardı kitapta . Bu cümleyi yorumsuz olarak sizlerle paylaşıyorum :

 " Örneğin Soldin'deki kenar mahalle , büyümüş olduğu çevre , Galatasaray , memleketleri Türkiye'de gol attığı zaman balkondan kalaşnikofuyla havaya ateş eden komşuların olduğu yer. "

  Yazarın elimde okunmayı bekleyen diğer kitapları da var. Umarım onlar da sürükleyicidir ve puan kırmama sebep olan cümlelere yer vermemiştir.




Kıymık - Sebastian Fitzek

Kitabın Adı :Kıymık
Yazar :Sebastian Fitzek
Yayınevi : Pegasus Yayınları
Orjinal adı :Splitter
Çevirmen :Firuzan Gürbüz
Sayfa Sayısı :352


Marc Lucas hayatında yaşayabileceği en kötü şeyi yaşar: Kendisinin sebep olduğu bir trafik kazasında karısını ve doğmamış çocuğunu kaybeder. Kazada yaralandığı zaman ensesine batan kıymığı her an hissediyor, ama gerçek yaraları daha derinde. Hayatı her geçen gün daha katlanılmaz hâle gelirken bir ilanla karşılaşır. Yeni bir deney için bir Psikiyatri Kliniği travma geçirmiş gönüllüler aramaktadır.

Korkunç anıların pençesinde kıvranmadığınız bir hayat düşünün. Marc Lucas, bunun son şansı olduğunu anlar; artık karısını ve bebeğini unutması gerekiyor. Sonsuza dek. Ancak gerçek dehşet geçmişinde değil, geleceğinde yatmakta. Hastanedeki ilk testleri yaptırıp evine döndüğünde dünya artık onu unutmuş gibidir. Anahtarları kapıyı açmaz, kapısının üzerinde yabancı bir isim vardır ve kapı açıldığı zaman korkunç bir kâbusa uyanacaktır.


"Fitzek akıcı, yürek burucu ve derin bir üslupla yazıyor. Kitaplarının etkisinden son sayfayı bitirdikten çok sonra bile kurtulamıyorsunuz." -John Katzenbach




Sebastian Fitzek :




1971 doğumlu Alman gazeteci ve yazarın tam adı Sebastian Fitzek David'dir. Fitzek'in kitapları 24 dile çevrildi ve dünyada 8 milyondan fazla sattı . Almanya'nın en başarılı gerilim yazarlarından biridir.







Yazarın okuduğum kitapları :

Terapi 

Göz Koleksiyoncusu 


                                                            Kozmokitap

Terapi - Sebastian Fitzek

Şubat 25, 2019 3 Yorum

Terapi

En zeki insanlar bile arada sırada çok budalaca ve gülünç , mantıksızca davranış biçimleri gösterirler. 

  Ocak ayında Kıymık kitabı ile tanıştım Sebastian Fitzek'in kalemi ile . Yazarın kalemi ile tanıştıktan ve o muhteşem hayal gücünü gördükten sonra neden bu kadar sevildiğini anlamış oldum. Yazarın kitaplarını seri halinde %50 indirimli bulmuşken almıştım ve her ay bir tanesini okuyacağım. Art arda okuyup sıkılmamak için:)) Bu ay sıradaki kitap Terapi idi . Elime alıp okumaya başlamamla birlikte sanki hipnotize olmuşçasına kitabın başından kalkamadım ve hızlıca bitti kitap. Kıymık'tan daha da sürükleyici olduğunu söylemeliyim.

Tıbbi-gerilim , psikolojik- gerilim kitapları her zaman ilgimi çekmişlerdir. Piyasada bu türden fazlaca bulunsa da ağız tadı ile okunacak çok fazla olmuyor maalesef. Ya gerilim dozu az geliyor ya da çok kolay tahmin ediliyor. Bu kitap ise tam kıvamında idi.

Viktor bir psikiyatristtir. Josy adında on iki yaşında bir kızı vardır. Josy sürekli hastalanmaktadır ve kesin tanısı koyulamamaktadır. Viktor onu yine doktora götürdüğü bir gün Josy kaybolur ve bir daha da bulunamaz.

Aradan dört yıl geçmiştir ve hala Josy'den bir iz yoktur. Viktor kızının arkasından çalışmaya devam edemez ve işinden ayrılır. Bir röportaj teklifini kabul eder ve ham yalnız kalmak hem de röportaj için vereceği cevapları hazırlamak üzere ailesinin adadaki evine gider.

Tahmin etmekle bilmek arasında yaşam ve ölüm bulunmaktadır.

Bu evde Anna ismimde bir kadın gelir Viktor'un yanına . Ona tedavi olmak istemektedir. Vİktor onu göndermek istese de kadının hikayesi ona ilgi çekici gelir. Bu hikayenin kızının kayboluşu ile arasındaki benzerlik ta onun bu olayın üzerine gitmesine sebep olur...

Yazarın ilk kitabından tarzını az çok çözdüğüm için bu kitabı okurken aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını aklımda tuttum. Ne kadar bir çok şeyi tahmin etsem de yazar ne merakımın azalmasına izin verdi, ne de sıkılmama. Son sürat  ,hiç mola vermemecesine okudum kitabı.

Olay tahlilleri , karakter analizleri ,karakterlerin olaylara verdiği tepkileri muhteşem olarak kaleme almış yazar. Kitap ve işleyiş biçiminden de okuyucu profilini çok iyi anladığı ve okuyucunun beklentisini nasıl karşılayacağını bildiğini çıkarıyorum. Sonuç olarak muhteşem bir kitap çıkmış ortaya. Tavsiye kitaplarımın arasına ekliyorum kitabı ...


Umut, insanın ayağına batan bir cam kırığı gibidir. Ayağında bulunduğu müddetçe, attığın her adımda canını yakar. Çıkarılıp atıldığında ise bir müddet kanar, iyileşmesi biraz zaman alır fakat sonunda yürümeye devam edersin.


Kitap Hakkında Övgüler  :

"Sebastian Fitzek'in Terapi'si, karakterlerinin iç dünyalarındaki gerilimleri ve konu ile tempo arasındaki etkileşimi çok iyi yakalayan sofistike ve edebi bir gerilim. Doğrudan, rahatsız edici ve akıcı bir üslupla yazılan bu kitap, eline entrika dolu bir polisiye alıp yatağa kıvrılarak kitap okumayı sevenler ve daha derin bir anlayış düzeyine ulaşmak isteyenler için eşi bulunmaz bir kitap."  -John Katzenbach-

"Terapi, aslında akıl almaz bir muamma içinde saklı bir bilmece. Okuyucunun elinden bırakamayacağı ve onu sürekli tahminler yapmaya zorlayacak bir gerilim. Psikolojinin ve gerilimin büyüleyici bir karışımı." -Paul Carson-

"Altında yatan gotik gerilim öğelerinin okuyucuyu tahmin edilmesi imkânsız bir sona doğru götürdüğü dâhiyane bir psikolojik gerilim." -Publishers Weekly-

"Bu yıl içinde okuduğum en iyi suç romanı, insanı kendine esir eden bir hikâye." -The Bookseller-

"Her sayfayı eliniz heyecandan titreyerek çevireceksiniz." -Alex Dengler, Bild-

Terapi - Sebastian Fitzek

Kitabın Adı :Terapi
Yazar :Sebastian Fitzek
Yayınevi :Pegasus Yayınları
Orjinal adı :Die Therapie
Çevirmen : Atilla Dirim
Sayfa Sayısı :320


Kendinizle yüzleşmeye hazır mısınız?

Tanık yok.
12 yaşındaki Josy tanımlanamayan bir hastalığın pençesindedir. Doktor muayenehanesindeki tedavisi sırasında, ardında hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolur. Dört yıl sonra, Josy'nin babası psikiyatrist Viktor Larenz, bu trajediyle başa çıkabilmek için Kuzey Denizi'nde bir adada inzivaya çekilmiştir.
Ceset yok.
Bir gün güzel bir yabancı, ona sürpriz bir ziyarette bulunur. Anna Spiegel olağandışı bir şizofreni türünden muzdariptir: Kitaplarında yarattığı karakterler gerçek hayatta karşısına çıkmaktadır. Son romanında da, tanımlanamayan bir hastalığa sahip küçük bir kızın, ardında hiç iz bırakmadan ortadan kayboluşunu yazmıştır.

Kız nerede?
Anna'nın hayalleri Josy'nin son günlerini anlatıyor olabilir mi? Viktor, istemeden de olsa, kızının kayboluşunun ardındaki sırrı çözmek için, son şansı olarak Anna'yı hastası olarak kabul etmeye razı olur. Ama kısa bir süre sonra, geçmiş su yüzüne çıktıkça, terapi seansları çarpıcı bir şekilde değişir - hem de korkunç sonuçlarla birlikte.




Sebastian Fitzek :




1971 doğumlu Alman gazeteci ve yazarın tam adı Sebastian Fitzek David'dir. Fitzek'in kitapları 24 dile çevrildi ve dünyada 8 milyondan fazla sattı . Almanya'nın en başarılı gerilim yazarlarından biridir.







Yazarın okuduğum kitapları :

Kıymık

Göz Koleksiyoncusu 


                                                            Kozmokitap

Düş Yolcusu - Ian McEwan

Şubat 25, 2019 6 Yorum

Düş Yolcusu

Muhteşem, sürükleyici, hem çocuklara hem de yetişkinlere hitap eden kısacık , eğlenceli bir kitap Düş Yolcusu.

10 yaşındaki Peter Fortune' u anlatıyor kitap. Peter hepimizin çocukken olduğu kadar ya da abartmayalım hepimizden daha da fazla hayalperest bir çocuk. Sık sık düşler alemine dalan ve orada çeşitli maceralara yelken açan birisi. Okulda öğretmenleri başlarda onun zor bir çocuk olduğunu , bazen de öğrenme problemi olduğunu düşünürler .  Fakat daha sonra hayaller alemine daldığı için derslere konsantre olamadığını fark ederler. Her çocuğun hayallere ihtiyacı vardır . Hayaller onların yaratıcı gücünü şekillendirir. Fazlası da zarardır tabii !! Çünkü yaşadıkları ana adapte olamazlar . Kitapta yaşadığı kısa maceralardan söz ediliyor ,  bu maceralarda tabii hayal alemine doğru yolculukları sonucunda ortaya çıkıyor. Yedi kısa bölümde yedi farklı macera.

Peter'ın eğlenceli maceralarını okurken yetişkin olarak hayatı bazen ne kadar sıkıcı hale getirdiğimizi  fark ettim. Oysa hayal kurmaya, oyunlar oynamaya çocuklar kadar olmasa da yetişkinlerin de ihtiyacı vardır. Hayattan zevk almak ve gerçeklerden kısa bir süre de olsa uzaklaşmak hepimize iyi gelir.

Çok sevdiğim bu kitap tavsiyemdir . Kitabı bana hediye eden Şahver'ime 👉@sahverlekitap 👈 çoook teşekkür ederim.





Düş Yolcusu
Kitabın Adı : Düş Yolcusu
Yazar : Ian McEwan
Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları
Orjinal adı : The Daydreamer
Çevirmen :Kıymet Erzincan Kına
Sayfa Sayısı : 121


Düş Yolcusu, çocukluğun renkli ve sınırsız dünyasında geçen, başkalarını anlamak ve büyümek hakkında, hem küçüklerin hem de büyüklerin keyifle okuyacağı bir kitap.

Yetişkinler, Peter Fortune’ı sessiz, hatta zaman zaman zor bir çocuk olarak biliyor: Uzun uzun gökyüzünü seyreden ve adı çağrıldığında işitmeyen bir çocuk olarak. Oysa Peter’ın bu halinin nedeni, dur durak bilmeden işleyen hayal gücü. Peter hayal kurmayı o kadar çok seviyor ki, gerçeklerin nerede bitip hayallerin nerede başladığını çoğu zaman birbirine karıştırıyor. Düş Yolcusu’nda yer alan, birbiriyle bağlantılı yedi öyküde, Peter kendini bir kedinin, bir bebeğin ve bir yetişkinin bedeninde bulup dünyaya onların gözünden bakıyor; evde bir hırsızla, okulda da bir kabadayıyla karşı karşıya gelirken hayal gücünden yardım alıyor.






Ian McEwan : 

Ian McEwan
İngiliz romancılığının en önemli çağdaş yazarlarından biri olan Ian McEwan, 1948 yılında Aldershot, İngiltere'de doğdu. Babası subay olduğu için çocukluğunu Singapur ve Tripoli'de geçirdi. 1967 yılında, İngiltere'de, Susex Üniversitesi'nde edebiyat okumaya başladı, daha sonra East Anglia Üniversitesi'nde yüksek lisans yaptı. Kırk yaşına vardığında yirmiden fazla kısa öykü, üç kısa roman, televizyon için üç öykü ve bir senaryo yazmıştı bile. 1975 yılında kısa öyküleri yayımlanan yazar Somerset Maugham Ödülü'nü kazandı. 1978 yılında yayımlanan The Cement Garden adlı romanı büyük yankı uyandırdı. Yabancı Kucak adlı romanı 1981 Booker Ödülü'ne aday gösterildiyse de eleştirmenlerin kanılarının aksine ödülü alamadı; bu durum edebiyat çevrelerinde tartışma konusu oldu. 1987 yılında The Child in Time adlı romanı ile bu kez Whitbread Ödülü'nü aldı. Daha sonra Suçsuz ve Black Dogs adlı kitapları yayımlanan yazar nihayet 1998 yılında Amsterdam'da Düello adlı romanıyla edebiyat çevrelerince 1981 yılında kendisine verilmesi gerektiği iddia edilen Booker Ödülü'nü kazandı. Müzik konusunda da bilgili olan McEwan müziğini Michael Berkeley'in bestelediği nükleer enerji karşıtı Or Shall We Die adlı bir oratoryonun sözlerinin de yazarıdır. Evli ve üç çocuk babası olan yazar halen Oxford'da yaşıyor.


                                                            Kozmokitap

2/22/2019

Parma Manastırı - Stendhal

Şubat 22, 2019 3 Yorum

Parma Manastırı

"Hayat geçip gidiyor, karşına çıkan mutluluğa bu kadar zorluk çıkarma..."  

 Merhaba :)) İnstagramda her ayın on beşinde büyük bir grup olarak 1 Nobel 1Klasik etkinliği yapıyoruz. Şubat ayının etkinlik kitabı da Parma Manastırı idi. Stendhal'in okuduğum ikinci kitabı oldu Parma Manastırı. Daha önce yazarın Kırmızı ve Siyah kitabını okumuştum. Bu nedenle yazarın tarzına aşina olduğumu düşünüyordum. Bu kitabı yani Parma Manastırı'nı okumaya başlayınca ne kadar yanıldığımı anladım.


  Bir yazarın bir kitabını sevdiğimiz zaman hepsini seveceğimizi ya da tarzının hep aynı devam edeceğini düşünürüz fakat bu yanılgıdır. Bizim bile bir anımız bir anımıza uymazken bir yazarın hep aynı çizgide devam etmesini bekleyemeyiz. Her kitapta yazarın farklı bir yönünü keşfederiz aslında .

Parma Manastırı - Henri Beyle Stendhal


   Tolstoy 'un , olmasaydı  Savaş ve Barış 'ı yazamadım diye bahsettiği Parma Manastırı'nı  Balzac üst üste üç kez okumuş ve olağanüstü diye nitelemiştir. Bir mektubunda da "Elli yıldan bu yana yayımlanmış kitapların en güzeli" diye belirtmiştir bu hayranlığını. Balzac, onu göklere çıkarırken, pek çok eleştirmen yerin dibine batırmıştır  Stendhal 'i. Balzac'a yazdığı mektupta "Savunduğunuz bu kitabı altmış yetmiş gün içinde söyleyip yazdırdım," der Stendhal... Kitabın yazım süreci tam olarak 52 gündür.

Parma Manastırı , Fabrizio del Dongo isimli kahramanın hayatını anlatır bize. Fabrizio baş kahraman olsa de onun hikayesini anlatırken rönesans döneminde küçük bir prenslik olan Parma Prensliğinde yaşanan entrikaları , Waterloo Savaşını , dönem insanlarının yaşayış tarzları ve olaylara bakış açılarını anlatmaktadır. Fabrizio aslında sıradışı bir karakterdir. Kahraman olmaya hevesli ,özgürlüğüne düşkün , kendi düşünceleri içinde kaybolmuş birisidir aslında. On altı yaşında Napolyon'un ordusuna katılmak için yola çıkar. Aslında asker olmamasına rağmen karşılaştığı insanlardan akıl alarak , komutanlara rüşvet teklif ederek bir şekilde orduya dahil olur. Savaşın bir bölümünde bulunsa da sonra ordudan ayrılır. Farklı kimliklerle kaçar demek daha doğrudur. Çünkü onun hayalindeki gibi bir kahraman olamadan casuslukla suçlanıp hapse atılır. Farklı bir kimlikle hapisten kaçar o kimlikle orduda bulunur sonra kendisini kurtarmak için Parma'da yaşayan halası düşesin yanına gider. Evine dönemez çünkü abisi kendisini ihbar etmiştir ve artık kanun önünde suçlu birisidir. Düşes onun iyi bir eğitim almasını sağlasa da hep Fabrizio bildiğini okur. Benim elimde büyüdü dediği yeğenine bir süre sonra aşık olur Düşes. Fakat Fabrizio da farklı birisine aşıktır... Entrika , aşk , dram içerisinde ilerler kitap.

Parma Manastırı - Henri Beyle Stendhal


Kitaba başladığım zaman ilk otuz sayfada kitaba  girmekte çok zorlandım. Karakter bolluğunun yanı sıra dük , düşes , kont , markiz gibi unvan karmaşasının içerisinde konuya girmek gerçekten çok zor oldu. Sayfa otuzdan sonra kitap yavaş yavaş açılmaya başlasa da kitabı bitirmek gerçekten çok zorladı beni. Bugüne kadar okuduğum klasik eserler içerisinde en çok zorlandığım kitap Parma Manastırı oldu.  Hep felsefe kitaplarından beyin yakan kitaplar olarak bahsederdim. Bu kitap felsefe kitaplarını da aşarak beynimi tam anlamıyla yaktı. Bittiğinde kafa allak bullak olmuştu ve yorumu nasıl yapacağımı düşünürken buldum kendimi. Kitabı sündürüp yorum yapabilmem için detox amaçlı bir gerilim kitabı okumam gerekti :D

 Balzac bile kitabı üç kez okumuştur. Kim bilir kitabı tam anlamıyla çözebilmem için benim için de üç kez okumam gerekiyordur. Kitabı kesinlikle tekrar okumayı düşünüyorum fakat çok yakın bir tarihte değil.

Klasik kitap okumaya yeni başlayacaksanız bu kitapla başlamamanızı öneririm.






Parma Manastırı - Henri Beyle Stendhal
Kitabın Adı :Parma Manastırı
Yazar :Henri Beyle Stendhal
Yayınevi :İş Bankası Kültür Yayınları
Orjinal adı :La Chartreuse de Parme
Çevirmen :Bertan Onaran
Sayfa Sayısı :576


Fransız edebiyatında gerçekçilik akımının en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilen Stendhal’in Parma Manastırı romanı aristokrasisi, sarayları, tutkularıyla İtalyan ruhunun muhteşem bir portesini çizer. 1839 yılında yayımlandığı anda başyapıt olarak kabul edilmiş, başta Balzac olmak üzere edebiyat tarihi boyunca çok sayıda romancı tarafından övülmüştür.






Henri Beyle Stendhal:

Henri Beyle Stendhal Marie-Henri Beyle (23 Ocak 1783, Grenoble – 23 Mart 1842, Paris), daha çok mahlası Stendhal ile bilinen Fransız realist yazardır.

23 Ocak 1783’te Fransa’nın Grenoble şehrinde doğdu. Yedi yaşındayken annesini kaybedince babası ve halasıyla yaşamaya başladı. École Centrale’in matematik bölümünden birincilikle mezun olduktan sonra kuzeninin yardımıyla Harbiye Bakanlığı’nda göreve başladı. Asteğmen olarak İtalya’ya gitti. Askerliğe ısınamayıp bir süre Paris’te başıboş bir hayat yaşadı. Daha sonra Marsilya’da tacirlik, ithalat gibi işlerle meşgul oldu. Marsilya’dan sonra Paris’e dönüp levazım dairesinde işe başladı. Napoléon’un zafer alayıyla Berlin’e gitti. 1810 yılında sürveyanlığa yükselerek saraya takdim edildi. Polonya, Floransa, Roma, Napoli’yi gezdi. Napoléon’un Büyük Ordusu’yla Moskova’ya gitti. Moskova’nın yanışı ve Büyük Ordu’nun çekilişinden çok etkilendi. Bautzen Savaşları’na katıldı. 1830’da Trieste’ye, 1831’de Roma’nın kuzeyindeki Civitaveccia’ya konsolos tayin edildi. 1834’te Légion d’honneur nişanına layık görüldü. Bir yandan görevi gereği Avrupa’da dolaşırken, bir yandan da edebiyatla ilgilenmeye devam etti. 1815’te Vies de Haydn, de Mozart et de Métastase’ı (Haydn, Mozart ve Metastasio’nun Hayatları) yazdı. Stendhal mahlasını kullandığı ilk kitabı olan Rome, Naples et Florence’ı (Roma, Napoli ve Floransa) 1817’de yayımladı. Napoléon’un hayatını yazmaya başladı. 1819’da babasının ölümünden sonra Grenoble’a dönerek burada karşılıksız aşkı Mathilde Dembowski’ye ithaf ettiği Aşka Dair’i yazdı. 1823’te Romantik akımın ilkelerini ilan eden ve daha sonra Racine et Shakespeare (Racine ve Shakespeare) adıyla birleşecek olan iki eserden ilkini kaleme aldı. Vie de Rossini’yi (Rossini’nin Hayatı) yayımladı. 1827’de ilk romanı olan Restorasyon dönemi hikâyesi Armance’ı yayımladı. 1829’da İtalya’daki tecrübelerini aktardığı Roma’da Gezintiler kitabını yazdı. Ekim ayında Kırmızı ve Siyah’ı yazmaya başladı. Kırmızı ve Siyah 1831 tarihini taşısa da aslında 1830’da yayımlandı. 1834’de yarıda bırakacağı Lucien Leuwen’i yazmaya başladı. Kendi hayat macerasını anlatan Henry Brulard’ın Yaşamı’nı yazmaya başladı, fakat tamamlamadı. 1836’da Mémoires d’un touriste (Bir Turistin Hatıraları) adını taşıyan seyahat kitabını yayımladı. Le rose et le vert (Pembe ve Yeşil) adında tamamlayamayacağı bir romana başladı. 1838’de Parma Dükü Alexandre Farnèse’in gençlik hayatından esinlenerek roman haline getirdiği Parma Manastırı’nı yazdı. 1839’da Lamiel adlı romanı yazmaya başladı ancak bitiremedi. 1841 yılında sağlığı bozulmaya başladı. 22 Mart 1842’de felç geçirdikten bir gün sonra hayatını kaybetti.


                                                            Kozmokitap

2/21/2019

Bukalemun - Nuray Atacık

Şubat 21, 2019 4 Yorum
Bukalemun


  Son zamanlarda Türk polisiye yazarlarımızın kitaplarını okumaya öncelik veriyorum. Birkaç sene önce sorsanız en çok yabancı yazarların polisiyelerini çok sevdiğimi söylerdim hiç düşünmeden. Şu an ise bu fikrim değişti. hala kitaplarını bayıla bayıla okuduğum yabancı yazarlar var ve onlardan vazgeçmeyi düşünmem . Fakat bizim yazarlarımızın da onlarla baş başa yarıştığını hatta bazı yazarları geçtiklerini bile söyleyebilirim. İşte ilk kez kalemi ile tanışmama rağmen kalemini çok başarılı bulduğum bir yazar Nuray Atacık. Kitabı Bukalemun2u okuduktan sonra diyebilirim ki artık ne yazsa okurum. Şimdi yazarın ilk kitabı Fener Balığı'nı da alıp okumayı çok istiyorum. Fakat bir süre kitaplığımda bekleyen kitapları okuyup bitirmeden yeni kitap almayı düşünmüyorum. Tabii kendime hakim olabilirsem :))

  Oğlak Kitap tarafından yayımlanan Bukalemun 13,5 *19,5 cm boyutlarında. Diğer Maceraperest Kitaplar gibi bu kitabın da boyutu küçük. Okumak isteyenler için belirteyim. Puntosu normal kitaplardaki kadar olduğu için rahat okunabiliyor. Ben ki cep kitaplardan artık uzak duran birisi olarak çok rahat okudum ve bir sıkıntı olmadı.

Bukalemun çok fazla karakteri içerisinde barındıran bir kitap. Nuray Atacık detaylı bir kitap yazmış ve bu kitapta karakter karmaşası yaratmadan  ,okuyucunun kafasını karıştırmadan konuyu ilerletmeyi başarıyor. Okurken karakterlerin yerleştirilmesi çok başarılı olduğu için kafa karışmadan ve konuyu daha detaylı olarak anlayarak ilerliyoruz. Ben bu konuda yazarın tarzını sevdim. Çünkü her yazar fazla karakter ile baş etmeyi beceremiyor. Bazen kim kimdir diye anlamaya çalışırken kitabın yarısı bitiyor ve kafam kazan gibi oluyor. Bukalemun'da ise kitap su gibi aktı. Herkesin kim olduğu ve bu polisiye romandaki rolü anlaşılıyor.

  Kitap Yeşim'in kaçırılması ile başlıyor. Küçüklükten beri görmediği bir akrabasından mesaj alır . Onunla buluşmak için gittiği evde onu akrabası değil onu kaçıracak olanlar beklemektedirler ...

  Emniyet Amiri Murat tatil için Antalya'dadır. Burada hem kızını görecek hem de dinlenecektir. Gelen garip bir telefon onun tatilini kısa kesmesine sebep olacak ve bir kovalamacanın içine sokacaktır.

 Mustafa ... Telefonun ucundaki ses. Murat'ı arayan Mustafa Yeşim'in kaçırıldığını ve hazır Antalya'dayken onu bulmasını ister. Aradığı telefon numarası görünmemektedir ve emniyet de arayan numarayı tespit edemez. Murat resmi görevli değildir , fakat arayan kişi ondan yardım istemektedir . Kimdir bu Mustafa? Bir yakın mı yoksa kızı kaçıran mı ? Murat bu olayın üstüne gitmek istemese de kızını da Mujstafa'nın araması ile işi bir anda kişisel hale gelir. Böyle bir kaçırma olayı var mı araştırırken bu Mustafa da kim  , onu da araştıracaktır. Antalya emniyetinden İstanbul emniyetine kadar uzanan  , dolu dolu bir macerayı okuyoruz kitapta.

  Kaçırma basit bir olay gibi görünse de kökleri geçmişteki cinayete , istihbarata kadar uzanmaktadır. Ayrıca emniyet içindeki, yetkilerini kendi çıkarları için kullanan bit polisi de ortaya çıkaracaktır. Şahsen ben gıcık oldum o polise ...


  Baştan sona kadar hız kesmeyen , her detayı düşünülmüş harika bir kurgu okudum Bukalemun'da . Tüm polisiye severlere tavsiyemdir.

" Bak sana baba nasihati, hayat hep bir nehir gibi akar derler ama yalan , denizdir aslında. Bazıları kıyıdan ayrılamaz , ayağı yerden kesilmeden dolanır durur ; bu hayatta bir bok göremez. Az kişi cesur olur , kıyıdan bir kez açılınca dalgaların hükmüne gireceğini bilse de ilerler . Biz derin suların adamıyız . Asıl meziyetimiz cesaret değil , akıldır . Mesele bu alemin yaratıklarını tanımak , huyunu suyunu bilmektir . Her gördüğün parıltıya kapılmayacaksın , eşkiya peşinden koşarken fener balığının dişlerine kolu kaptırmayacaksın. yoksa yaptığına aptal cesareti denir. Kolsuz ne kıyıda ne deryada tutunamazsın . Heder olur gidersin ." 





Bukalemun - Nuray Atacık
Kitabın Adı : Bukalemun
Yazar : Nuray Atacık
Yayınevi : Oğlak Yayınları
Sayfa Sayısı :416


“Adım Yeşim Yıldız... Ben suçsuzum. Sadece kaderimin sonucunu yaşıyorum. Asıl suçlu kendini biliyor. Senin...can aldığın yerdeyim. Gelip beni kurtarmanı bekliyorum. Kırk sekiz saat içinde gelmezsen...günahının bedelini ben ödeyeceğim! Kurtar beni!”
 Büyükannesinin her biri hayata dokunan masallarıyla büyümüş kız çocuğu…
Akrabalarının sevgisi ve nefreti arasında kalmış genç kadın…
Dokunulmaktan hoşlanmayan bilgisayar kurdu genç adam…
Evinde beslediği tuhaf yaratıkla bağ kuran hacker…
Aile bireylerinden yalnızca birini sevmek için seçen baba…
İdeolojileri uğruna insanları gözlerini kırpmadan öldürebilen teşkilat mensupları…
Ve tüm bunların ekseninde görevine tutkuyla bağlı emniyet amiri…

İlk romanı Fener Balığı’yla gönlümüze taht kuran Nuray Atacık’tan hız kesmeyen, sürükleyici bir polisiye roman daha okurlarıyla buluşuyor.




Nuray Atacık : 

Nuray Atacık   1967 İstanbul doğumlu, İTÜ Elektrik Mühendisliği mezunu. Yirmi beş yıl yurtiçi ve yurtdışında projelerde görev aldı; edebiyat hep yanındaydı. Sadece yokluğunda fark edilen bir ürün olan elektrikle uğraşırken, insandaki gerilimin kaynağına, direncin dayanıklılığına ve akımın duygusal şiddetine merak sardı, aradığı formüllerin izini kurmacanın sihirli dünyasında takip etmeye karar verdi. İlk romanı Fener Balığı 2017 yılında yayınlandı. Bukalemun yazarın yayımlanmış ikinci romanıdır.



                                                            Kozmokitap

2/17/2019

Sensiz Geçen Yıllarım Yankı - Ada || Ayşegül Çiçekoğlu

Şubat 17, 2019 5 Yorum

Sensiz Geçen Yıllarım

“Yaşamda seyirci olma Ada, oyuncu ol. Mutlu olanlar oyunculardır. Seyirciler sadece başkalarının mutluluğuna bakarlar. Bunu sakın unutma.”


Ayşegül Çiçekoğlu'nun son çıkan kitapları Sensiz Geçen Yıllarım  Yankı ve Ada . İki kitaptan oluşan seri bana göre birbirinin ardından fazla bekletilmeden okunmalı. Birbirini tamamlayan kitaplar. Bu nedenle de ben ikisine ayrı ayrı yorum girmek yerine beraber yorum girmeyi tercih ettim.

Yazarın daha önce okuduğum kitaplarının her birini çok sevmiştim. Romantizm ve dram içerikli kitaplardı. Bu kitaplarında da yazar yine tarzını bozmamış. Tek fark kitabı iki farklı karakterin dilinden anlatması. Yankı'da kitabı Yankı'nın bakış açısından ve onun yaşadıklarını anlatırken Ada'nın çoğu bölümünü de Ada'nın yaşadıkları ve onun bakış açısı ile yazmış.

Yankı


Yankı ve geçirdiği trafik kazası ile başlıyor kitap. Kaza sonrası hastane odasında yaşadıklarını ve hissettiklerini anneannesi Helga'ya anlatıyor Yankı. Bu sayede büyükanne ve torun arasındaki ilişki daha da yakınlaşırken Yankı da kendini tahlil etmiş oluyor. Bazen yaşanılanlara ve hislerimize dışarıdan üçüncü şahıs olarak bakmak ya da olayların dışından bir göze anlatırken hatalarımızı daha kolay fark ederiz.


" Bu kadar küçük yaşta başlayan sevgi bitmeye mahkumdur. "
 "Neden?"
 "Hiç kimse aynı kalmaz Yankı. Büyüdükçe değişirsin ve duygular da değişir. "
 "Hala o kıza karşı aynı şeyleri hissettiğimi söyleyebilirim Helga. Aşk hiç değişmez. "
 " Yanılıyorsun. En hızlı değişen şey aşktır Yankı . Bunu sakın unutma. "


  Yankı ile birlikte biz de o güne kadar yaşadıklarını öğrenmeye başlıyoruz ve aslında asıl kurgu da bu noktadan sonra başlıyor.

 Yankı ve Duru çocukluk aşkıdır. Dokuz yaşında birbirlerini tanırlar ve o günden sonra ayrılmaz ikili olurlar. Büyüdükleri zaman evleneceklerine kesin gözü ile bakarlar. Daha doğrusu Yankı'nın ağzından okuduğumuz için olanları Yankı bu konuda emindir. Hem bu konuya kesin gözüyle bakıp o şekilde büyümüştür. Duru'ya sırılsıklam aşıktır ve aksini hiç düşünmemiştir. Duru ile ilgili tartışmalarda hep alttan almış , onun kaprisine boyun eğmiştir. Aradaki farklılıkları görmezden gelmiş ya da önemsememiştir.

Ada , Duru'nun kuzenidir. Anne ve babası bir yangında öldükten sonra dayısı onu yanına almıştır . Yengesi onunla hiç ilgilenmemiş , onu sevmemiş ve kuzeni Duru da ona hep kötü davranmıştır. Beş yaşında dayısının yanına gelen Ada'nın çocukluğu ve gençliği mutlu geçmemiş hep yalnız kalmıştır. Bu dönemlerde tek arkadaşı Yankı'dır. Arada beş yaş olmasına rağmen onu koruyup kollamaya çalışmıştır Yankı , Duru'ya rağmen. Ada'nın Yankı ile konuştuğunu gören Duru her seferinde Ada'ya kızmış ve ona dünyayı zehir etmiştir.

Karakterler hakkında kısaca bilgi verdikten sonra içerikten çok bahsetmek istemiyorum çünkü okuyarak öğrenmeniz gerekiyor. Ben kısaca hissettiklerimden bahsetmek istiyorum .

Sensiz Geçen Günlerim


Sevgi , bağlılık, kıskançlık, bir konuda saplanıp kalırken gerçeklerin gözden kaçırılması , yapılan haksızlıklar, özlem anlatılıyor kitapta.

Karakterlerin kızdığım o kadar çok yönü oldu ki!! Kendi intikamı uğruna harcanan bir hayat , verilen söze sadık kalmama, bencilce hislerle karşısındakini istemeden de olsa kırma... İstemeden diyorum çünkü hiç düşünmeden hareket etti Yankı . Birçok hayatı mahvedecek bir kararı tek başına aldı. Sadece kendisini ve kendi hislerini düşünürken zor duruma düşüreceği insanları ve yıkılan gururu , bunun nelere mal olacağını hiç umursamadı. Çok kızdım Yankı'ya çoook !!!! Yanımda olsa ne bağırmakla ne de saçını başını yolmakla rahatlayamazdım sanırım. O kadar kızdım!!!!  Duru bencil bir kız . Aptal aşık pozisyonunda olan Yankı bunu fark edemiyor maalesef. Zaman insanları ne kadar değiştirecek okuyup da göreceğiz. Ada ise en masumları . Kimsesizliği sonuna kadar hissettiriliyor. Tüm dışlamalara rağmen içindeki iyiliği güzelliği korumayı başarıyor. Onun gibi affedici olabilir miydim bilemiyorum.

"Bu hikayenin en başından beri dikkatimi çeken ne oldu biliyor musun Yankı?”
“Ne?”
“Duru’yu anlattığın tüm o anılarda sürekli olarak ona aşığım dedin ama Ada’yı anlattıklarında sevgiden bahsettin.”
“Bunun nesi garip? Duru aşık olduğum kızdı.”
“Evet, aşık olduğun oydu, ama sen kabul etmesen de o aşk siz büyürken bitmişti. Aşk ve sevgi arasındaki farkı biliyor musun Yankı?”
  Sessiz kaldığımda bana bakarak gülümsedi. Sonra yavaşça konuşmaya başladı.
“Aşk hoşlanmadır ve geçicidir. Birden gelir ve insanı kör eder. Gözün aşık olduğundan başkasını görmez. Hep yanında olmak istersin. Sevgi ise bağlılıktır Yankı. Onun yanında kendin olabilmektir. Rol yapmana gerek kalmaz çünkü sevginin buna ihtiyacı yoktur. Sevgi huzurdur, güvendir. En önemlisi, sevgi sonsuzdur.”

Yine hızla , merakla okuduğum kitaplar oldu Yankı ve Ada. İkinci kitabın bir bölümü ilk kitapta yazılanların Ada'nın ağzından okuduğumuz bölümler . Bu nedenle aynı yerleri tekrar okumuş gibi oldum. Ben farklı karakterlerin ağzından aynı olayları okumayı çok sevmiyorum. Fakat böyle okumayı seven kitapseverler olduğunu bildiğim için bir şey de söyleyemiyorum. Bana göre bu bölümler kısa geçilip tek kitap halinde yayımlanabilirdi. Tabii ki renkler ve zevkler farklı olduğu için kimseyi eleştiremem bu konuda.

 Sadece filmlerde görülen kusursuz karakterler beklemeyin kitapta. Hayattan uç da olsa bir kesit olmuş kitapta. Karakterler aslında kötü niyetli olmayan fakat yaşları ile doğru orantıda daha çok kendi iç seslerini dinleyen ve bir adım ilerisini fazla düşünmeyen tipler . Başlarına gelenlerin çoğu da bu yüzden sanırım. Uzun lafın kısası karakterlere söylene söylene okuduğum güzel bir kitap oldu benim için Sensiz Geçen Yıllarım Yankı ve Ada.


Yankı - Sensiz Geçen Yıllarım
Kitabın Adı : Yankı - Sensiz Geçen Yıllarım
Yazar : Ayşegül Çiçekoğlu
Yayınevi : Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı :312


“Buradan giderken yirmi beş yaşında, hayalleri olan bir delikanlıyken artık otuz iki yaşında, hayattan zevk almasını beceremeyen, sevdiklerimden uzakta yaşadığım her yıl yüreğimde var olan sevgiyi yitiren bir adamdım. Ne hayallerim vardı artık ne de yaşama isteğim. Yıllarca peşimi bırakmayan pişmanlıklarım, ne yaparsam yapayım susturamadığım vicdanım ve unutamadığım anılarım da benimleydi. Buradan giden adamla, şimdi dönen adam arasında dağlar kadar fark vardı.”
Hayalleri yıkılan ve gelecekten bir beklentisi kalmayan bir adam ne yapar?
Yankı gitmeyi seçti.
Bir sabah ardında ailesini, doğduğu şehri ve ülkesini bırakarak kimselere haber vermeden çekip gitti. Aradan geçen yıllar geçmiş hayal kırıklıklarını, pişmanlıklarını ve özlemini ortaya çıkardı. Gitmek kolaydı, peki ya dönmek?
Yıllar sonra sevdiği şehre geri döndüğünde onu bir sürpriz bekliyordu. Üstelik giderken ardında bıraktığı hiç kimse eskisi gibi değildi. Yıllar herkesi değiştirmiş, pişmanlıklar ve acılar bir kez daha gün yüzüne çıkmıştı.


Ada- Sensiz Geçen YıllarımKitabın Adı : Ada - Sensiz Geçen Yıllarım
Yazar : Ayşegül Çiçekoğlu
Yayınevi : Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı :312


“Yarım kalan sevinçlerim vardı benim. Yarım kalan mutluluklarım. Daha tohum halindeyken, filiz bile verememişken solmuş umutlarım vardı. Hep bir yanım eksikti. Hiç tamamlanmamıştım şimdiye kadar. Hep yarım kalmıştım. İlk defa dün akşam kendimi tamamlanmış hissetmiştim, oysaki bu bir yanılsamaydı. Yankı gitmişti. O pırıl pırıl parlayan güneş sanki önünde koyu bir bulut varmış gibi tüm güzelliğini ve ışığını kaybetmişti.”
Henüz beş yaşındayken kaybettiği anne ve babasının ardından büyük bir yalnızlığa gömülen Ada, içinde biriktirdiği binlerce kelimeyi defterlere yazarak ve tek bir kişiye karşı duyduğu imkânsız aşkını anlatarak geçirdi çocukluk yıllarını. Ta ki bir gün o imkânsız aşkına kavuşuncaya kadar. Ancak gözlerini açtığında, yıllar sonra kavuştuğu çocukluk aşkını kaybedeceğini bilemezdi.
Aradan geçen yıllar kimsesiz Ada’nın küllerinden yeniden doğmasını sağlayıp onu güçlü bir kadın mı yapacaktı yoksa çocukluğundan beri içinde debelendiği yıkıntıların altında mı kalacaktı?
Günün birinde her giden geri gelirdi ve o gün geldiğinde Ada’yı önemli bir karar bekliyordu.


Yazarın Okuduğum Kitapları : 

Benim Hayatım 

Gözyaşlarımız

Bırakma Ellerimi 

İntikam 

Sevginin Esareti


Ayşegül Çiçekoğlu : 
Ayşegül Çiçekoğlu






                                                            Kozmokitap

2/09/2019

Gözyaşlarının Kalesi - Cathy Gohlke

Şubat 09, 2019 4 Yorum
Gözyaşlarının Kalesi - Cathy Gohlke

 Arkadya Yayınları'nın yeni kitabı Gözyaşlarının Kalesi ile yeni bir yazarla daha tanışmış oldum : Cathy Gohlke . Yazarın dilimize çevrilmiş ilk kitabı Gözyaşlarının Kalesi . İlk sayfalardan itibaren sizi esir alan bir kitap . Aynı zamanda da ödül sahibi . Christy Award for Historical (2016)

Bir anne , evlat ve bir torun olarak beni çok etkiledi kitap . Kitaptaki karakterlerle empati yapıp onların hislerini daha derinlerde hissettim ve ben olsaydım ?? sorusu devamlı aklıma geldi. Çok küçük yaşta büyükanne ve büyük babamı kaybettiğim için Hannah'ın büyükbabasına karşı hislerini , onu tanıdığı zaman ki özlemini anlayabiliyorum. Şİmdi siz kim bu Hannah diyebilirsiniz. Size kısaca anlatmaya çalışayım .

  Kitap Arkadya Yayınlarının çoğu kitabında olduğu gibi yine çift zamanlı olarak gidiyor. 1970 li yıllarda Hannah'ı tanıyıp onun yaşamına misafir olurken 1938-1940 lı yıllarda da Hannah'ın annesi Lieselotte 'in yaşamına uğruyoruz. Amerika ve Almanya arası bir yolculuk ve yine 2. Dünya Savaşı...

Gözyaşlarının Kalesi  -  Cathy Gohlke


Hannah annesi ile yakın değildir. Hatta onu çok iyi tanıdığı da söylemez. Annesi onu büyütmesine karşın asla yakın olamamışlardır. Annesi öldükten sonra onun evini boşaltan Hannah avukatından bir telefon alır ve annesinin kendisine bir kasa bıraktığını öğrenir. Belki annesini daha yakından tanıyabileceği ya da onu neden sevmediğini öğrenebileceği bir detay vardır... Burada bulduğu mektuplardan yola çıkan Hannah'ın yolculuğu Almanya'ya hiç tanımadığı büyükbabasının yanına ve hayatına , geçmişine olacaktır ...




Lieselotte , annesini kaybetmiş , babası ve erkek kardeşi ile kalmıştır. 2. Dünya savaşı sırasında babası Nazi partisindendir  , erkek kardeşi de onların koyu taraftarıdır ve kendi isteği ile askere yazılır. Babası partide yükselmek için elinden geleni yapmaktadır. Lieselotte , abisinin arkadaşı Lucas'a aşıktır. Onun ailesini kendi ailesi gibi benimsemiş ve yaşadıkları kara günlerde babası ve abisinin aksine insanlara yardım için elinden geleni yapmaktadır. Tam sevdiği ile kavuşacağım dediği anda araya kabus gibi düşer Dr Petterson.

Gözyaşlarının Kalesi  -  Cathy Gohlke


Kendi geleceği ve çıkarı için insanları kullanan bir baba ... Hatta bu uğurda kızını harcayan bir baba .. Tek istediği sevdiğine kavuşmak olan bir genç kız ... Yaşadığı hayal kırıklıkları , acılar ve üzüntüler... Geç de olsa annesi hakkında gerçekleri öğrenen Hannah ... Aslında hiçbir şey göründüğü gibi değildir  ve insan aslında ne görmek isterse , ne görmeye şartlandırılırsa onu görmektedir. Para için insanları Gestapoya sayanlar , hatta kendi ailesini ihbar eden çocuklar ... Partisine karşı utanmamak ve kendi yükselişini garantilemek için kızını esir kampında bırakan bir baba...

Bulunmayan tek ve en önemli şey şeker değildi . Sadelik ve masumiyet de ortadan kaybolmuştu. 

Hepsi çok acıklı hepsi derinden yaralayan . Hangi birini dile getireceğimi şaşırıyorum. Yıllar geçse de bu konuda bir çok kitap yazılsa da her kitapta savaşın ve nazilerin farklı bir yönü farklı bir dram anlatılıyor. Ta bu kadar yeter artık daha fazla bu konu üzerine kitap okumayacağım dedikçe basılan ilginç kitapları görüp fikrimi değiştiriyorum. Bir tek kişinin , bir ideolojinin - ki buna ideoloji demek ne kadar doğru bilemiyorum  - peşine takılan ve sorgulamadan söyleneni yapan insanlar . Buradan da anlıyoruz ki insanların çoğunun içinde gizli bir vahşet yatmaktadır ve bunu ortaya çıkaracak , peşine taklaşacakları bir kişiyi beklemektedirler. Sürü psikolojisi ile peşine taklaşıp yapmadıklarını bırakmamışlar. Bu fanatik olanların haricinde korku ile sinip saklanan , korku yüzünden insanlara yardım etmeyen ya da kendi ailesine zarar gelmesin diye insanları ihbar edenler de var. Savaş bitip ortalık durulsa da insanların korkusu kolay kolay geçmeyecek ve vicdanı olanların savaş sırasında yaptıkları / yapmadıkları için vicdanları sızlamaya devam edecektir. Bu olaylar da bize canlılar arasında en korkunç olanının yine insanlar olduğunu göstermektedir.

  Tarihi kurguları seviyorsanız bu bol ödüllü kitabı kaçırmayın derim. Bir de sormak istiyorum sizin hayatınızı mahveden , geleceğiniz ile oynayan birisini affedebilir misiniz? Affetmek özgürlük müdür ?


Kitap Hakkında Yazılanlar: 

Aşk, hüzün ,affetmenin yüceliği ve insanın öldüğü bir zamanda insanlığı tutunma mücadelesi. Bu kitaba sadece zihninizde değil ,kalbinizde de yer açın .
                                           Publisher Weekly 

Gözyaşları'nın Kalesi'nde ruhunuza ilmek ilmek işlenecek , yürek burkan bir yolculuğa çıkacaksınız .
                                                   RT Book Reviews 



Gözyaşlarının Kalesi  -  Cathy Gohlke
Kitabın Adı : Gözyaşlarının Kalesi
Yazar : Cathy Gohlke
Yayınevi : Arkadya Yayınları
Orjinal adı : Secret She Kept
Çevirmen : Filiz Çakır
Sayfa Sayısı : 496


Yaptığımız tek bir kötülük, kaç insanın hayatını mahveder?

 Bir annenin ömrünün sonuna dek dudaklarını mühürleyen, ondan bütün hayatını, evladını çalan yakıcı bir sır… Her şeyine mal olacak olsa da o sırrın peşinden gitmeye kararlı bir kız…

 Hannah Sterling, hayatı boyunca anne sıcaklığına özlem duymuştur. Annesi Lieselotte hayattayken bile, annesiz bir çocuk gibi büyümüş olmak kalbinde âdeta sürekli kanayan bir yara bırakmıştır. Bu yüzden annesinin ölümünden hemen sonra, yakındayken uzağında kalan ve hiç tanıyamadığı annesinin sırlarının peşine düşmeye karar verir. Çıktığı bu yolculuk onu, varlığından bile haberdar olmadığı, Almanya’da yaşayan büyükbabasına götürecektir.

 Otuz yıl önce, tam da İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında Lieselotte Sommer’in yüreğine ise bir yangın düşmüştür. Kapı komşusu ve gizli gizli Nazilere karşı çalışan Lukas’a gönlünü kaptırmıştır. Ancak babası Nazi Partisi’nde yükselmekte olan bir memurdur. Kızının yüreğinin götürdüğü yere gitmesine ne kadar müsaade edecektir?

 Bir anneyle kızının iç içe geçen kaderi her sayfada yüreğinize biraz daha işlerken, sırlarla dolu geçmişin ağırlığı affetmenin iyileştirici gücüne ve inancın büyüsüne teslim oluyor. Gözyaşlarının Kalesi, uzun süre hafızalarınızdan silinmeyecek.


Cathy Gohlke : 

Cathy GohlkeCathy Gohlke üç kez Christy Awardskazanmış bir yazardır. Gözyaşlarının kalesi - Secrets She Kept ( 2016 INSPY Awards ) ;Saving Amelie (2015 INSPY Awards); Band of Sisters; Promise Me This (2012'nin en iyi kitaplarından biri olan Library Journal'da yer aldı); I Have Seen Him in the Watchfires (Christy Award, Amerikan Hristiyan Kurgu Yazarları Yılın Kitabı Ödülü ve Library Journal'da 2008 in en iyi kitapları arasında yer aldı .) and William Henry Is a Fine Name (Christy Award).

 Cathy okul kütüphanecisi , drama yönetmeni , Çocuk ve Eğitim Bakanlığı'nda müdür olarak çalışmaktadır . Yazar eşi ve köpeği ile birlikte Virginia'da yaşamakta , boş vakitlerini çocukları ve torunları ile geçirmektedir.



                                                            Kozmokitap

2/08/2019

Nana - Emile Zola

Şubat 08, 2019 8 Yorum
Nana

  Germinal ile tanıştım EmiIe Zola'nın kalemi ile. Tam da ülkemizde maden felaketi yaşandığı döneme denk gelmişti kitabı okumam. Benim için daha özel ve üzücü bir süreç olmuştu bu.Kitaptan ve yaşananlardan daha fazla etkilenmiştim. Yine yazarın kalemiyle fakat bu sefer bambaşka bir yolculuğa çıktım Nana ile.


  19. yy 'ın  büyük Fransız romancısıdır Emile Zola . Bir ailenin tarihini anlatan yirmi romanlık Les Rougon-Macquart serisinin  en ünlü eserlerinden biridir Nana. Serinin bütünü içinde bağımsız bir roman olarak da okunabiliyor  Nana.

  İlk olarak 1880 yılında yayımlanan Nana , yayımlandığı gün ilk baskısı tükenmiştir . Nana , yayımlandığı zaman  Fransa'da olay olmuş ve ülkenin en şiddetli edebiyat tartışmalarından birisine yol açmıştır. Bu tartışmalı roman tiyatro ve sinemaya da uyarlanmıştır .

Nana


" Nana'nın konusu özetle şudur ki : kıçı üzerinde hayatını sürdüren bir toplum... Henüz kızışmamış ve peşindekilerle sürekli alay eden dişi bir köpeğin ardından koşan köpekler sürüsü." Yorumunu yapıyor  bir fahişenin hayatını anlattığı Nana hakkında Emile Zola  . Yaşadığı dönemde fahişelere toplumun her kesiminde rastlamak son derece normal bir olaydı. Gösterişli partilerde , balolarda , tiyatroda , operada , yemeklerde ... Bu gösterişli kadınlardan birisini metres tutmak övünülecek bir şeydi . Kontların , prenslerin , zengin adamların yanında sık sık boy gösterirlerdi. Yazarın da böyle bir konuya değinmesine şaşmamak gerekir. Klasik kitapların bir kısmında daha benzer konulara değinildiğini görebiliriz. Alexandre Dumas Files'in  Kamelyalı Kadın 'ı gibi...

 Bir tiyatro oyunu ile başlıyor kitap : "Sarışın Venüs'' . Bu gösteride Venüs rolü ile  karşımıza çıkan Nana'nın ne sesi çok güzel, ne de oyunculuğu çok başarılıdır. O yeteneğiyle değil güzelliği ile büyüler seyircileri , özellikle de erkekleri. Nana bir çocuğu olan bekar bir kadındır. Oğluna para karşılığı halası bakmaktadır. Nana da her ne kadar erkekleri sevmese de rahat içinde yaşamak için onları kullanmaktadır. Eğlenceli yemekler , partiler , gösteriler gibi gösterişli  bir yaşam için bolca para gereklidir . Bunun için de para karşılığında erkeklerle birlikte olmaktadır.

Nana


  Kendisine sadık kalmak şartı ile bir kontun metresi olan ve ondan bolca para alan Nana'nın karakteri sadık kalmaya müsait değildir. Başlarda gizli gizli farklı erkeklerle birlikte olsa da kontun olayı fark etmesinden sonra Nana ondan ayrılıp aşık olduğu adamla yaşamaya başlar. Bu istediği gibi karşılıklı bir aşk değildir. Üstelik bu adam Nana'nın bütün ihtiyaçlarını da karşılamaz. Hayatına devam etmek için başta gizli gizli başka adamlarla birlikte olsa da sonunda aşkının karşılıklı olmadığını ve karın doyurmadığını anlayıp ondan ayrılıp geri kontun metresi olur. Yine ona sadık kalıp tek erkek olacağı şartını kabul etse de sonra tekrar  eski yaşam tarzına döner Nana. Burada Nana'yı anlamak zor olduğu kadar kendisini aldattığını bile bile ondan ayrılamayan ve onun için bütün parasını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalan Kontu da anlamak mümkün değildir. Bu nasıl bir bağlılıktır ya da saplantıdır ki sizi aldattığını bildiğiniz birisinden vazgeçemezsiniz.

Nana


  Fakir bir aileden gelen Nana'nın parayı neden çok sevdiği anlaşılabilir. Fakat neden böyle bir hayatı tercih ettiği anlaşılamaz. Çevresindeki erkekleri kullanıp onları son kuruşuna kadar kullanmak belki bir intikamdır fakat bu yaşam tarzı kendi sonunu da hazırlamaktadır.

  19. yy da Paris'teki yaşamı ve ilişkileri hem gözler önüne serer Emile Zola , hem de eleştirir aslında. Bir fahişe olan Nana'nın hayatını anlatırken soylu görünen insanların da bu kadın karşısında nasıl kul köle olduğunu ve asil hanımların da aslında gizli gizli ne işler çevirdiğini anlatır okuyucuya. Dönem insanına bir ayna ile yaşam tarzlarını yansıttığı için belki de edebiyat çevrelerinde tartışmaya sebep olmuştur , ne dersiniz ?




Nana


Kitabın Adı : Nana
Yazar : Emile Zola
Yayınevi : İskele Yayınları
Orjinal adı : Nana
Serisi :  Les Rougon-Macquart #3
Çevirmen : Nurettin Bahar
Sayfa Sayısı : 446


"Nana,

- Canim, olacagi belliydi zaten! Onlari ayaklarina getirdin!... Ne yapayim, dayanamiyorum. Zorla degil ya, dayanamiyorum, dedi ve onun ozrunu anliyormus gibi ayagini uzatti. Bunun uzerine uyumak istedigi icin son derece sinirlenmis olan Fontan ona var kuvvetiyle bir tokat patlatti. Tokat o kadar kuvvetle indi ki Nana kendini ayakta buldu, sersemlemisti. Bir cogununkini andiran derin bir inilti ile sadece,

- Ah! Diyebildi.

Fontan, kimildayacak olursa bir ikinci tokat daha patlayacagini soyleyerek onu tehdit etti. Sonra mumu sondurdu, sirt ustu yatti ve derhal horlamaya basladi. Nana ise yuzunu yastiklara gomerek kesik hickiriklarla agliyordu. Kuvvetine guvenmek alcaklikti. Fontan'in korkutucu bir hal almis olan cehresi onu gercekten korkutuyordu. Yedigi tokat onu yatistirmis gibi yavas yavas sakinlesiyordu. Simdi Fontan'a saygi duyuyor. Ve yatakta ona genis bir yer ayirmak icin kendisi sokak tarafindaki duvara sokuluyordu. Yanagi ates gibi yanarak, gozleri yasla dolu, dermansizlik icinde pasta ve corek kirintilarinin kokusunu bile almadan uyumaya basladi.


Emile Zola :


Emile Zola    Émile François Zola (2 Nisan 1840 – 29 Eylül 1902), Fransa'da natüralizm akımının öncüsü olan ünlü bir yazardır. Zola'nın edebiyat dışındaki şöhreti ise, Dreyfus Davasında takındığı aydın tavrından kaynaklanmaktadır. 1897 yılında Fransız ordusunda Yahudi olması nedeniyle askeri yargının duyarsızlığına kurban giden yüzbaşı Dreyfus'u hükümetin bütün baskılarına rağmen savunan ve Fransa devlet başkanına hitaben İtham Ediyorum makalesini yayınlayan Zola, baskılardan dolayı Fransa'yı terkedip bir süre Londra'da yaşamak zorunda kaldı. Çabaları sonucunda Dreyfus Davası'nın yeniden görülüp adaletin yerini bulması sonucu yurduna döndü. Émile Zola, 1902 sonbaharında, kaldığı otelin yatak odasında duman zehirlenmesinden öldü. Nana, Germinal ve Meyhane en tanınmış romanlarıdır. Tüm romanlarında, doğal ve gerçekçi bir tarzla, hayatın zorluklarından bahsedilir. Örneğin, Nana adlı romanda yokluktan dolayı batağa sürüklenen bir genç kızın dramı, büyük bir gerçekçilik ve dramla anlatılır.




                                                            Kozmokitap

Web sitemizdeki fotoğrafların, yazıların izin alınmadan kopyalanması, yayınlanması, alıntı olduğu ve kaynağı belirtilmeden bir takım amaçlar için kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırıdır. İzin alınmadan kopyalanan resim ve yazılarımızla ilgili dilekçe ve dava açma hakkımız saklıdır.