Sensiz Geçen Yıllarım Yankı - Ada || Ayşegül Çiçekoğlu


Sensiz Geçen Yıllarım

“Yaşamda seyirci olma Ada, oyuncu ol. Mutlu olanlar oyunculardır. Seyirciler sadece başkalarının mutluluğuna bakarlar. Bunu sakın unutma.”


Ayşegül Çiçekoğlu'nun son çıkan kitapları Sensiz Geçen Yıllarım  Yankı ve Ada . İki kitaptan oluşan seri bana göre birbirinin ardından fazla bekletilmeden okunmalı. Birbirini tamamlayan kitaplar. Bu nedenle de ben ikisine ayrı ayrı yorum girmek yerine beraber yorum girmeyi tercih ettim.

Yazarın daha önce okuduğum kitaplarının her birini çok sevmiştim. Romantizm ve dram içerikli kitaplardı. Bu kitaplarında da yazar yine tarzını bozmamış. Tek fark kitabı iki farklı karakterin dilinden anlatması. Yankı'da kitabı Yankı'nın bakış açısından ve onun yaşadıklarını anlatırken Ada'nın çoğu bölümünü de Ada'nın yaşadıkları ve onun bakış açısı ile yazmış.

Yankı


Yankı ve geçirdiği trafik kazası ile başlıyor kitap. Kaza sonrası hastane odasında yaşadıklarını ve hissettiklerini anneannesi Helga'ya anlatıyor Yankı. Bu sayede büyükanne ve torun arasındaki ilişki daha da yakınlaşırken Yankı da kendini tahlil etmiş oluyor. Bazen yaşanılanlara ve hislerimize dışarıdan üçüncü şahıs olarak bakmak ya da olayların dışından bir göze anlatırken hatalarımızı daha kolay fark ederiz.


" Bu kadar küçük yaşta başlayan sevgi bitmeye mahkumdur. "
 "Neden?"
 "Hiç kimse aynı kalmaz Yankı. Büyüdükçe değişirsin ve duygular da değişir. "
 "Hala o kıza karşı aynı şeyleri hissettiğimi söyleyebilirim Helga. Aşk hiç değişmez. "
 " Yanılıyorsun. En hızlı değişen şey aşktır Yankı . Bunu sakın unutma. "


  Yankı ile birlikte biz de o güne kadar yaşadıklarını öğrenmeye başlıyoruz ve aslında asıl kurgu da bu noktadan sonra başlıyor.

 Yankı ve Duru çocukluk aşkıdır. Dokuz yaşında birbirlerini tanırlar ve o günden sonra ayrılmaz ikili olurlar. Büyüdükleri zaman evleneceklerine kesin gözü ile bakarlar. Daha doğrusu Yankı'nın ağzından okuduğumuz için olanları Yankı bu konuda emindir. Hem bu konuya kesin gözüyle bakıp o şekilde büyümüştür. Duru'ya sırılsıklam aşıktır ve aksini hiç düşünmemiştir. Duru ile ilgili tartışmalarda hep alttan almış , onun kaprisine boyun eğmiştir. Aradaki farklılıkları görmezden gelmiş ya da önemsememiştir.

Ada , Duru'nun kuzenidir. Anne ve babası bir yangında öldükten sonra dayısı onu yanına almıştır . Yengesi onunla hiç ilgilenmemiş , onu sevmemiş ve kuzeni Duru da ona hep kötü davranmıştır. Beş yaşında dayısının yanına gelen Ada'nın çocukluğu ve gençliği mutlu geçmemiş hep yalnız kalmıştır. Bu dönemlerde tek arkadaşı Yankı'dır. Arada beş yaş olmasına rağmen onu koruyup kollamaya çalışmıştır Yankı , Duru'ya rağmen. Ada'nın Yankı ile konuştuğunu gören Duru her seferinde Ada'ya kızmış ve ona dünyayı zehir etmiştir.

Karakterler hakkında kısaca bilgi verdikten sonra içerikten çok bahsetmek istemiyorum çünkü okuyarak öğrenmeniz gerekiyor. Ben kısaca hissettiklerimden bahsetmek istiyorum .

Sensiz Geçen Günlerim


Sevgi , bağlılık, kıskançlık, bir konuda saplanıp kalırken gerçeklerin gözden kaçırılması , yapılan haksızlıklar, özlem anlatılıyor kitapta.

Karakterlerin kızdığım o kadar çok yönü oldu ki!! Kendi intikamı uğruna harcanan bir hayat , verilen söze sadık kalmama, bencilce hislerle karşısındakini istemeden de olsa kırma... İstemeden diyorum çünkü hiç düşünmeden hareket etti Yankı . Birçok hayatı mahvedecek bir kararı tek başına aldı. Sadece kendisini ve kendi hislerini düşünürken zor duruma düşüreceği insanları ve yıkılan gururu , bunun nelere mal olacağını hiç umursamadı. Çok kızdım Yankı'ya çoook !!!! Yanımda olsa ne bağırmakla ne de saçını başını yolmakla rahatlayamazdım sanırım. O kadar kızdım!!!!  Duru bencil bir kız . Aptal aşık pozisyonunda olan Yankı bunu fark edemiyor maalesef. Zaman insanları ne kadar değiştirecek okuyup da göreceğiz. Ada ise en masumları . Kimsesizliği sonuna kadar hissettiriliyor. Tüm dışlamalara rağmen içindeki iyiliği güzelliği korumayı başarıyor. Onun gibi affedici olabilir miydim bilemiyorum.

"Bu hikayenin en başından beri dikkatimi çeken ne oldu biliyor musun Yankı?”
“Ne?”
“Duru’yu anlattığın tüm o anılarda sürekli olarak ona aşığım dedin ama Ada’yı anlattıklarında sevgiden bahsettin.”
“Bunun nesi garip? Duru aşık olduğum kızdı.”
“Evet, aşık olduğun oydu, ama sen kabul etmesen de o aşk siz büyürken bitmişti. Aşk ve sevgi arasındaki farkı biliyor musun Yankı?”
  Sessiz kaldığımda bana bakarak gülümsedi. Sonra yavaşça konuşmaya başladı.
“Aşk hoşlanmadır ve geçicidir. Birden gelir ve insanı kör eder. Gözün aşık olduğundan başkasını görmez. Hep yanında olmak istersin. Sevgi ise bağlılıktır Yankı. Onun yanında kendin olabilmektir. Rol yapmana gerek kalmaz çünkü sevginin buna ihtiyacı yoktur. Sevgi huzurdur, güvendir. En önemlisi, sevgi sonsuzdur.”

Yine hızla , merakla okuduğum kitaplar oldu Yankı ve Ada. İkinci kitabın bir bölümü ilk kitapta yazılanların Ada'nın ağzından okuduğumuz bölümler . Bu nedenle aynı yerleri tekrar okumuş gibi oldum. Ben farklı karakterlerin ağzından aynı olayları okumayı çok sevmiyorum. Fakat böyle okumayı seven kitapseverler olduğunu bildiğim için bir şey de söyleyemiyorum. Bana göre bu bölümler kısa geçilip tek kitap halinde yayımlanabilirdi. Tabii ki renkler ve zevkler farklı olduğu için kimseyi eleştiremem bu konuda.

 Sadece filmlerde görülen kusursuz karakterler beklemeyin kitapta. Hayattan uç da olsa bir kesit olmuş kitapta. Karakterler aslında kötü niyetli olmayan fakat yaşları ile doğru orantıda daha çok kendi iç seslerini dinleyen ve bir adım ilerisini fazla düşünmeyen tipler . Başlarına gelenlerin çoğu da bu yüzden sanırım. Uzun lafın kısası karakterlere söylene söylene okuduğum güzel bir kitap oldu benim için Sensiz Geçen Yıllarım Yankı ve Ada.


Yankı - Sensiz Geçen Yıllarım
Kitabın Adı : Yankı - Sensiz Geçen Yıllarım
Yazar : Ayşegül Çiçekoğlu
Yayınevi : Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı :312


“Buradan giderken yirmi beş yaşında, hayalleri olan bir delikanlıyken artık otuz iki yaşında, hayattan zevk almasını beceremeyen, sevdiklerimden uzakta yaşadığım her yıl yüreğimde var olan sevgiyi yitiren bir adamdım. Ne hayallerim vardı artık ne de yaşama isteğim. Yıllarca peşimi bırakmayan pişmanlıklarım, ne yaparsam yapayım susturamadığım vicdanım ve unutamadığım anılarım da benimleydi. Buradan giden adamla, şimdi dönen adam arasında dağlar kadar fark vardı.”
Hayalleri yıkılan ve gelecekten bir beklentisi kalmayan bir adam ne yapar?
Yankı gitmeyi seçti.
Bir sabah ardında ailesini, doğduğu şehri ve ülkesini bırakarak kimselere haber vermeden çekip gitti. Aradan geçen yıllar geçmiş hayal kırıklıklarını, pişmanlıklarını ve özlemini ortaya çıkardı. Gitmek kolaydı, peki ya dönmek?
Yıllar sonra sevdiği şehre geri döndüğünde onu bir sürpriz bekliyordu. Üstelik giderken ardında bıraktığı hiç kimse eskisi gibi değildi. Yıllar herkesi değiştirmiş, pişmanlıklar ve acılar bir kez daha gün yüzüne çıkmıştı.


Ada- Sensiz Geçen YıllarımKitabın Adı : Ada - Sensiz Geçen Yıllarım
Yazar : Ayşegül Çiçekoğlu
Yayınevi : Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı :312


“Yarım kalan sevinçlerim vardı benim. Yarım kalan mutluluklarım. Daha tohum halindeyken, filiz bile verememişken solmuş umutlarım vardı. Hep bir yanım eksikti. Hiç tamamlanmamıştım şimdiye kadar. Hep yarım kalmıştım. İlk defa dün akşam kendimi tamamlanmış hissetmiştim, oysaki bu bir yanılsamaydı. Yankı gitmişti. O pırıl pırıl parlayan güneş sanki önünde koyu bir bulut varmış gibi tüm güzelliğini ve ışığını kaybetmişti.”
Henüz beş yaşındayken kaybettiği anne ve babasının ardından büyük bir yalnızlığa gömülen Ada, içinde biriktirdiği binlerce kelimeyi defterlere yazarak ve tek bir kişiye karşı duyduğu imkânsız aşkını anlatarak geçirdi çocukluk yıllarını. Ta ki bir gün o imkânsız aşkına kavuşuncaya kadar. Ancak gözlerini açtığında, yıllar sonra kavuştuğu çocukluk aşkını kaybedeceğini bilemezdi.
Aradan geçen yıllar kimsesiz Ada’nın küllerinden yeniden doğmasını sağlayıp onu güçlü bir kadın mı yapacaktı yoksa çocukluğundan beri içinde debelendiği yıkıntıların altında mı kalacaktı?
Günün birinde her giden geri gelirdi ve o gün geldiğinde Ada’yı önemli bir karar bekliyordu.


Yazarın Okuduğum Kitapları : 

Benim Hayatım 

Gözyaşlarımız

Bırakma Ellerimi 

İntikam 

Sevginin Esareti


Ayşegül Çiçekoğlu : 
Ayşegül Çiçekoğlu






                                                            Kozmokitap

Gözyaşlarının Kalesi - Cathy Gohlke

Gözyaşlarının Kalesi - Cathy Gohlke

 Arkadya Yayınları'nın yeni kitabı Gözyaşlarının Kalesi ile yeni bir yazarla daha tanışmış oldum : Cathy Gohlke . Yazarın dilimize çevrilmiş ilk kitabı Gözyaşlarının Kalesi . İlk sayfalardan itibaren sizi esir alan bir kitap . Aynı zamanda da ödül sahibi . Christy Award for Historical (2016)

Bir anne , evlat ve bir torun olarak beni çok etkiledi kitap . Kitaptaki karakterlerle empati yapıp onların hislerini daha derinlerde hissettim ve ben olsaydım ?? sorusu devamlı aklıma geldi. Çok küçük yaşta büyükanne ve büyük babamı kaybettiğim için Hannah'ın büyükbabasına karşı hislerini , onu tanıdığı zaman ki özlemini anlayabiliyorum. Şİmdi siz kim bu Hannah diyebilirsiniz. Size kısaca anlatmaya çalışayım .

  Kitap Arkadya Yayınlarının çoğu kitabında olduğu gibi yine çift zamanlı olarak gidiyor. 1970 li yıllarda Hannah'ı tanıyıp onun yaşamına misafir olurken 1938-1940 lı yıllarda da Hannah'ın annesi Lieselotte 'in yaşamına uğruyoruz. Amerika ve Almanya arası bir yolculuk ve yine 2. Dünya Savaşı...

Gözyaşlarının Kalesi  -  Cathy Gohlke


Hannah annesi ile yakın değildir. Hatta onu çok iyi tanıdığı da söylemez. Annesi onu büyütmesine karşın asla yakın olamamışlardır. Annesi öldükten sonra onun evini boşaltan Hannah avukatından bir telefon alır ve annesinin kendisine bir kasa bıraktığını öğrenir. Belki annesini daha yakından tanıyabileceği ya da onu neden sevmediğini öğrenebileceği bir detay vardır... Burada bulduğu mektuplardan yola çıkan Hannah'ın yolculuğu Almanya'ya hiç tanımadığı büyükbabasının yanına ve hayatına , geçmişine olacaktır ...

Lieselotte , annesini kaybetmiş , babası ve erkek kardeşi ile kalmıştır. 2. Dünya savaşı sırasında babası Nazi partisindendir  , erkek kardeşi de onların koyu taraftarıdır ve kendi isteği ile askere yazılır. Babası partide yükselmek için elinden geleni yapmaktadır. Lieselotte , abisinin arkadaşı Lucas'a aşıktır. Onun ailesini kendi ailesi gibi benimsemiş ve yaşadıkları kara günlerde babası ve abisinin aksine insanlara yardım için elinden geleni yapmaktadır. Tam sevdiği ile kavuşacağım dediği anda araya kabus gibi düşer Dr Petterson.

Gözyaşlarının Kalesi  -  Cathy Gohlke


Kendi geleceği ve çıkarı için insanları kullanan bir baba ... Hatta bu uğurda kızını harcayan bir baba .. Tek istediği sevdiğine kavuşmak olan bir genç kız ... Yaşadığı hayal kırıklıkları , acılar ve üzüntüler... Geç de olsa annesi hakkında gerçekleri öğrenen Hannah ... Aslında hiçbir şey göründüğü gibi değildir  ve insan aslında ne görmek isterse , ne görmeye şartlandırılırsa onu görmektedir. Para için insanları Gestapoya sayanlar , hatta kendi ailesini ihbar eden çocuklar ... Partisine karşı utanmamak ve kendi yükselişini garantilemek için kızını esir kampında bırakan bir baba...

Bulunmayan tek ve en önemli şey şeker değildi . Sadelik ve masumiyet de ortadan kaybolmuştu. 

Hepsi çok acıklı hepsi derinden yaralayan . Hangi birini dile getireceğimi şaşırıyorum. Yıllar geçse de bu konuda bir çok kitap yazılsa da her kitapta savaşın ve nazilerin farklı bir yönü farklı bir dram anlatılıyor. Ta bu kadar yeter artık daha fazla bu konu üzerine kitap okumayacağım dedikçe basılan ilginç kitapları görüp fikrimi değiştiriyorum. Bir tek kişinin , bir ideolojinin - ki buna ideoloji demek ne kadar doğru bilemiyorum  - peşine takılan ve sorgulamadan söyleneni yapan insanlar . Buradan da anlıyoruz ki insanların çoğunun içinde gizli bir vahşet yatmaktadır ve bunu ortaya çıkaracak , peşine taklaşacakları bir kişiyi beklemektedirler. Sürü psikolojisi ile peşine taklaşıp yapmadıklarını bırakmamışlar. Bu fanatik olanların haricinde korku ile sinip saklanan , korku yüzünden insanlara yardım etmeyen ya da kendi ailesine zarar gelmesin diye insanları ihbar edenler de var. Savaş bitip ortalık durulsa da insanların korkusu kolay kolay geçmeyecek ve vicdanı olanların savaş sırasında yaptıkları / yapmadıkları için vicdanları sızlamaya devam edecektir. Bu olaylar da bize canlılar arasında en korkunç olanının yine insanlar olduğunu göstermektedir.

  Tarihi kurguları seviyorsanız bu bol ödüllü kitabı kaçırmayın derim. Bir de sormak istiyorum sizin hayatınızı mahveden , geleceğiniz ile oynayan birisini affedebilir misiniz? Affetmek özgürlük müdür ?


Kitap Hakkında Yazılanlar: 

Aşk, hüzün ,affetmenin yüceliği ve insanın öldüğü bir zamanda insanlığı tutunma mücadelesi. Bu kitaba sadece zihninizde değil ,kalbinizde de yer açın .
                                           Publisher Weekly 

Gözyaşları'nın Kalesi'nde ruhunuza ilmek ilmek işlenecek , yürek burkan bir yolculuğa çıkacaksınız .
                                                   RT Book Reviews 




Gözyaşlarının Kalesi  -  Cathy Gohlke
Kitabın Adı : Gözyaşlarının Kalesi
Yazar : Cathy Gohlke
Yayınevi : Arkadya Yayınları
Orjinal adı : Secret She Kept
Çevirmen : Filiz Çakır
Sayfa Sayısı : 496


Yaptığımız tek bir kötülük, kaç insanın hayatını mahveder?

 Bir annenin ömrünün sonuna dek dudaklarını mühürleyen, ondan bütün hayatını, evladını çalan yakıcı bir sır… Her şeyine mal olacak olsa da o sırrın peşinden gitmeye kararlı bir kız…

 Hannah Sterling, hayatı boyunca anne sıcaklığına özlem duymuştur. Annesi Lieselotte hayattayken bile, annesiz bir çocuk gibi büyümüş olmak kalbinde âdeta sürekli kanayan bir yara bırakmıştır. Bu yüzden annesinin ölümünden hemen sonra, yakındayken uzağında kalan ve hiç tanıyamadığı annesinin sırlarının peşine düşmeye karar verir. Çıktığı bu yolculuk onu, varlığından bile haberdar olmadığı, Almanya’da yaşayan büyükbabasına götürecektir.

 Otuz yıl önce, tam da İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında Lieselotte Sommer’in yüreğine ise bir yangın düşmüştür. Kapı komşusu ve gizli gizli Nazilere karşı çalışan Lukas’a gönlünü kaptırmıştır. Ancak babası Nazi Partisi’nde yükselmekte olan bir memurdur. Kızının yüreğinin götürdüğü yere gitmesine ne kadar müsaade edecektir?

 Bir anneyle kızının iç içe geçen kaderi her sayfada yüreğinize biraz daha işlerken, sırlarla dolu geçmişin ağırlığı affetmenin iyileştirici gücüne ve inancın büyüsüne teslim oluyor. Gözyaşlarının Kalesi, uzun süre hafızalarınızdan silinmeyecek.


Cathy Gohlke : 

Cathy GohlkeCathy Gohlke üç kez Christy Awardskazanmış bir yazardır. Gözyaşlarının kalesi - Secrets She Kept ( 2016 INSPY Awards ) ;Saving Amelie (2015 INSPY Awards); Band of Sisters; Promise Me This (2012'nin en iyi kitaplarından biri olan Library Journal'da yer aldı); I Have Seen Him in the Watchfires (Christy Award, Amerikan Hristiyan Kurgu Yazarları Yılın Kitabı Ödülü ve Library Journal'da 2008 in en iyi kitapları arasında yer aldı .) and William Henry Is a Fine Name (Christy Award).

 Cathy okul kütüphanecisi , drama yönetmeni , Çocuk ve Eğitim Bakanlığı'nda müdür olarak çalışmaktadır . Yazar eşi ve köpeği ile birlikte Virginia'da yaşamakta , boş vakitlerini çocukları ve torunları ile geçirmektedir.



                                                            Kozmokitap

Nana - Emile Zola

Nana

  Germinal ile tanıştım EmiIe Zola'nın kalemi ile. Tam da ülkemizde maden felaketi yaşandığı döneme denk gelmişti kitabı okumam. Benim için daha özel ve üzücü bir süreç olmuştu bu.Kitaptan ve yaşananlardan daha fazla etkilenmiştim. Yine yazarın kalemiyle fakat bu sefer bambaşka bir yolculuğa çıktım Nana ile.


  19. yy 'ın  büyük Fransız romancısıdır Emile Zola . Bir ailenin tarihini anlatan yirmi romanlık Les Rougon-Macquart serisinin  en ünlü eserlerinden biridir Nana. Serinin bütünü içinde bağımsız bir roman olarak da okunabiliyor  Nana.

  İlk olarak 1880 yılında yayımlanan Nana , yayımlandığı gün ilk baskısı tükenmiştir . Nana , yayımlandığı zaman  Fransa'da olay olmuş ve ülkenin en şiddetli edebiyat tartışmalarından birisine yol açmıştır. Bu tartışmalı roman tiyatro ve sinemaya da uyarlanmıştır .

Nana


" Nana'nın konusu özetle şudur ki : kıçı üzerinde hayatını sürdüren bir toplum... Henüz kızışmamış ve peşindekilerle sürekli alay eden dişi bir köpeğin ardından koşan köpekler sürüsü." Yorumunu yapıyor  bir fahişenin hayatını anlattığı Nana hakkında Emile Zola  . Yaşadığı dönemde fahişelere toplumun her kesiminde rastlamak son derece normal bir olaydı. Gösterişli partilerde , balolarda , tiyatroda , operada , yemeklerde ... Bu gösterişli kadınlardan birisini metres tutmak övünülecek bir şeydi . Kontların , prenslerin , zengin adamların yanında sık sık boy gösterirlerdi. Yazarın da böyle bir konuya değinmesine şaşmamak gerekir. Klasik kitapların bir kısmında daha benzer konulara değinildiğini görebiliriz. Alexandre Dumas Files'in  Kamelyalı Kadın 'ı gibi...

 Bir tiyatro oyunu ile başlıyor kitap : "Sarışın Venüs'' . Bu gösteride Venüs rolü ile  karşımıza çıkan Nana'nın ne sesi çok güzel, ne de oyunculuğu çok başarılıdır. O yeteneğiyle değil güzelliği ile büyüler seyircileri , özellikle de erkekleri. Nana bir çocuğu olan bekar bir kadındır. Oğluna para karşılığı halası bakmaktadır. Nana da her ne kadar erkekleri sevmese de rahat içinde yaşamak için onları kullanmaktadır. Eğlenceli yemekler , partiler , gösteriler gibi gösterişli  bir yaşam için bolca para gereklidir . Bunun için de para karşılığında erkeklerle birlikte olmaktadır.

Nana


  Kendisine sadık kalmak şartı ile bir kontun metresi olan ve ondan bolca para alan Nana'nın karakteri sadık kalmaya müsait değildir. Başlarda gizli gizli farklı erkeklerle birlikte olsa da kontun olayı fark etmesinden sonra Nana ondan ayrılıp aşık olduğu adamla yaşamaya başlar. Bu istediği gibi karşılıklı bir aşk değildir. Üstelik bu adam Nana'nın bütün ihtiyaçlarını da karşılamaz. Hayatına devam etmek için başta gizli gizli başka adamlarla birlikte olsa da sonunda aşkının karşılıklı olmadığını ve karın doyurmadığını anlayıp ondan ayrılıp geri kontun metresi olur. Yine ona sadık kalıp tek erkek olacağı şartını kabul etse de sonra tekrar  eski yaşam tarzına döner Nana. Burada Nana'yı anlamak zor olduğu kadar kendisini aldattığını bile bile ondan ayrılamayan ve onun için bütün parasını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalan Kontu da anlamak mümkün değildir. Bu nasıl bir bağlılıktır ya da saplantıdır ki sizi aldattığını bildiğiniz birisinden vazgeçemezsiniz.

Nana


  Fakir bir aileden gelen Nana'nın parayı neden çok sevdiği anlaşılabilir. Fakat neden böyle bir hayatı tercih ettiği anlaşılamaz. Çevresindeki erkekleri kullanıp onları son kuruşuna kadar kullanmak belki bir intikamdır fakat bu yaşam tarzı kendi sonunu da hazırlamaktadır.

  19. yy da Paris'teki yaşamı ve ilişkileri hem gözler önüne serer Emile Zola , hem de eleştirir aslında. Bir fahişe olan Nana'nın hayatını anlatırken soylu görünen insanların da bu kadın karşısında nasıl kul köle olduğunu ve asil hanımların da aslında gizli gizli ne işler çevirdiğini anlatır okuyucuya. Dönem insanına bir ayna ile yaşam tarzlarını yansıttığı için belki de edebiyat çevrelerinde tartışmaya sebep olmuştur , ne dersiniz ?

Nana


Kitabın Adı : Nana
Yazar : Emile Zola
Yayınevi : İskele Yayınları
Orjinal adı : Nana
Serisi :  Les Rougon-Macquart #3
Çevirmen : Nurettin Bahar
Sayfa Sayısı : 446


"Nana,

- Canim, olacagi belliydi zaten! Onlari ayaklarina getirdin!... Ne yapayim, dayanamiyorum. Zorla degil ya, dayanamiyorum, dedi ve onun ozrunu anliyormus gibi ayagini uzatti. Bunun uzerine uyumak istedigi icin son derece sinirlenmis olan Fontan ona var kuvvetiyle bir tokat patlatti. Tokat o kadar kuvvetle indi ki Nana kendini ayakta buldu, sersemlemisti. Bir cogununkini andiran derin bir inilti ile sadece,

- Ah! Diyebildi.

Fontan, kimildayacak olursa bir ikinci tokat daha patlayacagini soyleyerek onu tehdit etti. Sonra mumu sondurdu, sirt ustu yatti ve derhal horlamaya basladi. Nana ise yuzunu yastiklara gomerek kesik hickiriklarla agliyordu. Kuvvetine guvenmek alcaklikti. Fontan'in korkutucu bir hal almis olan cehresi onu gercekten korkutuyordu. Yedigi tokat onu yatistirmis gibi yavas yavas sakinlesiyordu. Simdi Fontan'a saygi duyuyor. Ve yatakta ona genis bir yer ayirmak icin kendisi sokak tarafindaki duvara sokuluyordu. Yanagi ates gibi yanarak, gozleri yasla dolu, dermansizlik icinde pasta ve corek kirintilarinin kokusunu bile almadan uyumaya basladi.


Emile Zola :


Emile Zola    Émile François Zola (2 Nisan 1840 – 29 Eylül 1902), Fransa'da natüralizm akımının öncüsü olan ünlü bir yazardır. Zola'nın edebiyat dışındaki şöhreti ise, Dreyfus Davasında takındığı aydın tavrından kaynaklanmaktadır. 1897 yılında Fransız ordusunda Yahudi olması nedeniyle askeri yargının duyarsızlığına kurban giden yüzbaşı Dreyfus'u hükümetin bütün baskılarına rağmen savunan ve Fransa devlet başkanına hitaben İtham Ediyorum makalesini yayınlayan Zola, baskılardan dolayı Fransa'yı terkedip bir süre Londra'da yaşamak zorunda kaldı. Çabaları sonucunda Dreyfus Davası'nın yeniden görülüp adaletin yerini bulması sonucu yurduna döndü. Émile Zola, 1902 sonbaharında, kaldığı otelin yatak odasında duman zehirlenmesinden öldü. Nana, Germinal ve Meyhane en tanınmış romanlarıdır. Tüm romanlarında, doğal ve gerçekçi bir tarzla, hayatın zorluklarından bahsedilir. Örneğin, Nana adlı romanda yokluktan dolayı batağa sürüklenen bir genç kızın dramı, büyük bir gerçekçilik ve dramla anlatılır.




                                                            Kozmokitap

Kleopatra'nın Gölgeleri - Emily Holleman

Kleopatra'nın Gölgeleri - Emily Holleman


   Eski Mısır , piramitler , firavunlar , hiyeroglifler ... Sınırım bunları merak etmeyen ya da nu konu ile ile ilgili film ya da belgeselleri ilgi ile izlemeyen yoktur. Ya da genellemeden belirteyim ben bu merak eden kesimdeyim. Aslında kadim bir uygarlık tanımlaması ile lansa edilen bu uygarlık bana göre çok da takdir edilecek bir uygarlık değildir. Sadece yaptıkları ve hala çözülemeyen davranışları ile merakımı cezbediyorlar ve kendi uygarlıklarının reklamını iyi yapıyorlar. Pazarlama stratejileri çok iyi. Yıllarca piramitlerin çölün ortasında , ıssızlıkta tek başına dikildiğini zannediyordum. Aslında öyle olmadığını , şehirde apartman dairenizden kahvaltı ederken şehrin bitiminin hemen ötesinde olan piramitlerin görüldüğünü öğrendiğim gün benim için hayal kırıklığı oldu. Yıllarca en büyük hayallerimden bir tanesi Mısır'a gitmek idi. Ben gidemeyince oraya giden eşim çektiği videolar ve gördüklerini anlatınca açıkçası hayalim yerle bir oldu ve artık farklı hayallerim var.


Kleopatra

  "Sesi, istediği her titreşimi çıkarıp, istediği her dili kullanabildiği çok telli bir müzik aleti gibiydi"... Romalı ünlü tarihçi Plutarkhos'un böyle tanımladığı  Kleopatra'nın kendisini değil kardeşlerini okuyoruz Kleopatra'nın Gölgeleri 'nde. Kleopatra'nın varla yok arası kitaptaki rolü. Çoğu yerde de kendi yok ismi var aslında .



 Kedilerin aç kaldığı bir şehir bil ki ıstırap içindedir.

  Kral Ptolemaios diğer Mısır krallarının aksine sönük kalmaktadır . Kaval çalmayı sevdiği için kavalcı ya da koca göbekli olarak tanınmaktadır. Kız kardeşi Tryphaena ile evlenen kralın ondan bir kızı olmuştur : Berenice .  Berenice dokuz yaşındayken onu ve annesini saraydan kovan kral cariyesi ile evlenmiş ve onu kraliçesi yapmıştır. Ondan da dört çocuğu olmuştur , iki erkek iki kız. Büyük çocuğu Kleopatra'dır. Kralın gözde çocuğu ve varisi.

  Kleopatra'nın kardeşi Arsinoe dokuz yaşındayken bir sabah uyanır ve babası ile Kleopatra'nın bir seyahate çıktığını öğrenir. Koşarak da olsa onları geçirmeye yetişir. Kleoparta ona " onun için geri döneceğini " söyler . O zaman Kleopatra on iki yaşındadır . Bir tuhaflıklar fark eden Arsinoe ne olduğunu daha sonra anlar. Üvey ablası tahtı ele geçirmiştir ve babası yardım bulabilmek için kaçmıştır. Annesi de iki erkek kardeşini alarak kaçmıştır . Hiçbir şeyden haberi olmayan Arsinoe'yi geride bırakmışlardır. Ablası ve yeni kraliçe Berenice'nin insafına ....

Kitabı sıra ile iki kız kardeşin ağzından okuyoruz. Arsinoe ve Berenice .

Babası ve annesinin zayıflıklarından ders alan Berenice ülkeyi tekrar yükselişe geçirmek istemektedir. Fakat bir taraftan babasına dikkat ederken diğer taraftan Romalılara karşı ülkesini korumak zorundadır. Tabii bir de etrafındaki iki yüzlü insanlara karşı dikkatli olmak zorundadır .

Arsione Arsinoe'ye terk edilmek çok zor gelmiştir. Hayatta kalmak için Berenice'ye tabii olmak ve dikkat çekmeden yaşamak zorundadır. Berenice'nin etrafındakiler bu küçük kızı öldürmesini isteseler de Berenice onun bir prenses gibi eğitim alarak yaşamasına izin vermiştir. Sanırım Arsinoe'nin  terk edilmiş olması ona kendisini hatırlatmıştır. Onu annesi terk etmemiş olsa da sevgi ve ilgiden mahrum büyümüştür. Anne ile birlikte ama annesiz ... Ne kadar acı bir durum .

Arsione küçük olmasına rağmen oldukça zeki bir çocuktur ve hayatta kalmanın bir yolunu bulur. Hele kitabın sonundaki son bölüm beni çok etkiledi.

Hiçbir şey yapmamaktansa eyleme geçmek daha iyidir.

Tarihte az bilinen iki kız kardeşin öyküsünü okumak ve o dönemde olanları , neler hissedip neler düşündüklerini öğrenmek çok güzeldi. Eski Mısır uygarlığına ilgi duyanlar ve bu tür kurgulardan hoşlananlara tavsiye ederim kitabı .


Fall of Egypt serisine ait olan “Kleopatra’nın Gölgeleri”  serisinin ilk kitabı. Serinin devam kitabı olan  “The Drowning King” henüz dilimize çevirilmedi bildiğim kadarı ile . Bir an önce çevrilmesi dile ile diyorum. Çünkü gerek konuyu gerek yazarın tarzını çok sevdim.




Kleopatra'nın Gölgeleri - Emily Holleman
Kitabın Adı :Kleopatra'nın Gölgeleri
Yazar :Emily Holleman
Yayınevi :Maya Kitap
Orjinal adı :Cleopatra's Shadows
Serisi : Fall of Egypt #1
Çevirmen :Peren Demirel
Sayfa Sayısı :320


Unutulmuş Kız Kardeşlerinin Gözünden Kleopatra Destanının Bilinmeyen Başlangıcı

İskender’in soyundan gelen Kral Ptolemaios’un parlak zekâlı kızı Arsinoe, bir gün kan ağlayan heykeller gördüğü uğursuz bir rüyadan uyanıp kendini çok daha kötü bir gerçekliğin içinde bulur. Korkunç bir darbe olmuştur ve hem çok sevdiği ablası Kleopatra hem de kayıtsız babası tarafından terk edilmiş bir halde sarayda yapayalnız kalmıştır. Arsinoe’nin üvey ablası Berenike tahtı ele geçirmiş ve kana susamış bir kraliyette hüküm sürmeye başlamıştır.

Arsinoe’nin bu tuhaf yeni dünyada tutunma çabası, onu saraydan çıkarıp savaştan harap olmuş İskenderiye sokaklarına götürür. Bu esnada Kraliçe Berenike, ölümün eşiğindeki zalim annesi, iki kocası ve babasının sürgünden dönme tehlikesiyle mücadele etmektedir. Babaları Ptolemaios ve Kleopatra, Roma ordusuyla şehrin kapılarına dayandığında Arsinoe bir seçim yapmak zorundadır, Berenike ise tahtını korumak için büyük bir savaşla karşı karşıya kalır.

Emily Holleman’ın cesur ve büyüleyici romanı Kleopatra’nın Gölgeleri, ihanetlerle dolu bir Mısır hanedanını ve antik dünyayı nefes kesici bir şekilde tasvir ediyor.

Holleman, fazlasıyla karmaşık bir dönemi son derece canlı bir biçimde anlatmayı başarıyor.

Emily Holleman : 

Emily Holleman
Emily Holleman Brooklyn’de yaşayan bir yazardır. Salon.com adlı websitesinde iki sene editörlük yaptıktan sonra gerçek tutkusu olan yazarlığa yönelmiştir. Şu anda kardeşi Arsinoe’nun gözünden Kleopatra’nın hayatına odaklanan bir tarih serisi üzerinde çalışmaktadır. İlk kitabı Cleopatra’s Shadows (Kleopatra’nın Gölgeleri) Little, Brown tarafından yayımlanmıştır.

Yazarın web sitesi: https://emilyholleman.com/


                                                            Kozmokitap

Yitik Ülke Tv - Yitik Ülke Yayınları You Tube Kanalı Açıldı

Yitik Ülke TV

  Merhaba arkadaşlar . Kitaplarını severek okuduğum Yitik Ülke Yayınları yeni bir atılım daha yaptı . "Yitik Ülke Tv " adı ile You Tube kanalı açtı . Bu kanala odaklanarak her gün yeni bir video ekliyorlar. Artık paylaşımlarını , çekilişlerini ve kültür -sanat üzerine olan söyleşilerini bu kanal üzerinden takip edeceğiz. Yeni projelerini sabırsızlıkla bekliyorum .

Siz de You Tube kanallarına abone olarak onları destekleyebilir ve etkinliklerinden , paylaşımlarından haberdar olabilirsiniz.

Abone olmak ya da kanalı incelemek isteyenler için linki bırakıyorum :

                        https://www.youtube.com/YitikulkeTV




                                                            Kozmokitap

Sokratis ve Cinler -Suphi Varım

Sokratis ve Cinler

  Sokratis Ölülerin Peşinde kitabı ile tanıştım Suphi Varım'ım kalemi ve Dedektif Soktaris ile. ( Sokratis Ölülerin Peşinde yorumumu okumak için → burayı ← tıklayınız. )  Osmanlının son zamanlarında İzmir'de (Smyrna ) geçiyordu olaylar. Bu kitap yani Sokratis ve Cinler de yine aynı zaman ve mekanda geçiyor.

 Eski zamanlarda yaşamak gerçekten çok zormuş, bir kez daha anladım bunu kitabı okurken . Yine çamaşır , bulaşık makinesi muhabbetine girmeyeceğim korkmayın :D Bir dedektif olarak da o dönemler çok zor. Güvenlik kameraları yok , gelişmiş bir bilgisayar ağı sistemi yok. Hoş şimdi olsa da bir şey değişiyor sanki . Vatandaş hapisten kaçmış ailesinin yanında göz önünde yaşıyor kimsenin haberi yok!!! Tv de benzeri olayları görünce şok oluyorum . Nasıl olur , onca teknoloji gelişmiş ve gelinen sonuç bu :(( Neyse bir şey söylemiyorum :D Sokratis'in döneminden bahsediyordum. Elinde hiçbir kanıt olmadan sadece insanlar ile konuşup , onları gözlemleyerek sonuçlara ulaşıyor ki bu çok büyük başarı . Ellerinde teknoloji olmayınca insan sarrafı oluyorlar demek ki !! Hata yapmıyor mu , tabii ki yapıyor . Hatasını kabul edip , düzeltiyor ve özür dilemesini de biliyor . Hatayı kabul etmek büyük bir meziyet .

Sokratis ve Cinler


Bu kitapta Dedektif Sokratis ve eşi Elenka'nın hayatlarına bir kez daha misafir oluyoruz . Önce bir hırsızlık olayını aydınlatıyor Sokratis. Sonra bir kadın nişanlısının ölüm olayını araştırması için geliyor. Olay henüz çok yenidir . Polisin araştırmasını bekleyin dediyse de kadın ısrar eder ve Sokratis de kollarını sıvayarak işe koyulur. Bu olayı araştırırken meşrutiyet taraftarları , karşı taraftakiler ve sokakta olan olayları okuduğumuz gibi bir arada yaşayan Rum , Türk ve Arnavutlar arasındaki ilişkileri de okuyoruz. Cinayet araştırması ve siyasi muhabbetlerin yanı sıra hurafeler de yer tutuyor. Öldürülen Sedat'ın kardeşi Pervin hanım kafayı cinler ile bozmuş durumdadır . Yanına aldığı ve hasta olan bir kadını iyileştirmek için cinler padişahından yardım istemeyi düşünmektedir ve ona ulaşmak için elinden geleni yapmaktadır . Bir de yardımcısı vardır bu konuda. Onların bu araştırmaları be muhabbetleri oldukça komikti doğrusu . Okudukça aklıma son günlerde gündemi yeterince meşgul eden Palu ailesi geldi ...

Ana olay üzerinden ilerlemek yerine birçok yan olayla kitabı ilerleten yazar yine harika bir iş başarmış . Bu kitap da benden tam puan aldı . Serinin ilk kitabını da kitaplığıma eklemeyi düşünüyorum. Umarım o kitabı eklemeden yazar seriye yeni bir kitap eklemez :))

Dedektif Sokratis Serisi : 



1 - Sokratis'in Oyunları
2- Sokratis Ölülerin Peşinde
3- Sokratis ve Cinler


Sokratis ve Cinler -Suphi Varım
Kitabın Adı :Sokratis ve Cinler
Yazar :Suphi Varım
Yayınevi : Mecaraperest Kitaplar
Serisi :Detektif Sokratis Polisiyeleri #3
Sayfa Sayısı :264


Pervin, üstüne eğilen üç gölgeden uzaklaşmak istercesine geriye çekildi. Vücudu iyice kasılmıştı. Gölgelerden birinin ne dediğini anlayamadı, çünkü kulaklarında davul vuruşlarını andıran tuhaf sesler vardı. (...) Gözlerini açtı, karşısındakileri hayal meyal seçebildi. Başının çevresinde küçük bir ışık bulutu oluştu o anda. Gölgeler, bulutun içinde kayboldu. Zil ve tef sesleri işitince terli başını pencereye çevirdi. İri başlı, sivri kulaklı, patlak gözlü ve şiş karınları kıllı iki yaratık, yavaş yavaş ona yaklaşıyorlardı. Elleri ve ayakları pençe şeklindeydi. Kuyrukları vardı. Biri karyolanın ayak ucuna, diğeri başucuna sıçradı. Pervin, yaratıkların ağzından fırlayan yılan dilinden korunmak için titreyen elleriyle yüzünü kapattı, gözlerini yumdu. (...) Yaratıkların ağızlarından ve burunlarından çıkan çıyanlar, kızın bacaklarını, kollarını sardılar. Korku ögeleriyle süslenmiş, okurken tüylerinizi ürpertecek, soluğunuzu kesecek yeni bir Detektif Sokratis macerasına hazır mısınız?


                                                            Kozmokitap

Moda Cinayetleri - Çağatay Yaşmut

Moda Cinayetleri

  Polisiye kitapları çok sevdiğimi her fırsatta dile getirmekten çekinmiyorum. Her tarz kitabı okumayı seviyorum fakat deşarj olmak için de mutlaka polisiyeye ihtiyaç duyuyorum. Monoton hayat akışında aradığım adrenalini onlardan sağlıyorum sanırım  :D

  O kadar polisiye okuduktan sonra genellikle katili ya da suçun hangi amaçla işlendiğini  gücüm iyice arttı. Yüzde doksan olasılıkla tam isabet yapıyorum bu konuda. Kalan yüzde onluk dilimde de tek tahminden öte birkaç tahminim oluyor ve sonuç yine onların arasından çıkıyor. Arada yüzde bir olasılık içinde beni şaşırtan ve tahmin edemediğim şekilde ilerleyen kitaplar oluyor ki bu beni çok mutlu ediyor ve beni şaşırtan yazar en sevdiğim yazar oluveriyor birden. Evde çocuklara da diyorum ben oldum artık. Bir dedektiflik şirketinden teklif bekliyorum diye :)))

Çağatan Yaşmut'un kalemi ile Moda Cinayetleri ile tanıştım . Yazarın hiçbir kitabına denk gelmemiştim daha önce. Bir Başkomiser Galip Polisiyesi serisinin son kitabı Moda cinayetleri. Seri olsa da kitaplar bağımsız olarak okunabiliyor. Ben çok rahat okudum ve herhangi bir eksiklik hissetmedim. Her kitapta farklı bir konu ele alınıyor. Ortak nokta ise olayı araştıran polis ekibi.

 Kitabın adı Moda Cinayetleri olunca siz de benim gibi moda ile alakalı zannetmeyin. İstanbul'un Kadıköy İlçesine bağlı Moda semtinde olduğu için olay isim Moda cinayetleri .

  Jeolog Profesör Aziz eve genç karısına yemek hazırlayıp sürpriz yapmak için eve gelir . Evde onu kötü bir sürpriz karşılar. Bir katilin evine girmiş ve onu beklemektedir. Aziz'i öldüren katil ona istediği pozu verdikten sonra gitmek üzereyken eve karısı Pelin gelir. Bu şansına çok sevinen katil Pelin'e önce tecavüz eder sonra da öldürür.

  Bu olayı araştırma ve katili bulma görevi Başkomiser Galip ve ekibine verilir. Standart prosedür olarak önce oturdukları yer sonra da iş yerlerinde araştırmaya başlayan ekip ekmek kırıntıları toplayarak işlerine devam ederler. İşler öfkeli dini yönden radikal öğrencileri işaret edince onların izlerini bir dergaha kadar isler Galip. Bu noktadan sonra farklı ipuçları da ortaya çıkmaya başlar.

Kitap sadece emniyet ve ipucu peşinden koşan polisleri ve suçu işleyenleri değil polislerin iç dünyalarını ,
özel ilişkilerini , toplumdaki insan manzaralarını , güncel olayları da kitaba dahil ederek anlatmayı tercih ediyor. Farklı açılardan ve farklı konuları ele alarak geniş kapsamlı bir roman oluşturmuş yazar. Hal böyle olunca da merak son sayfaya kadar devam ediyor ve elinizden bırakmadan kitabı okuyorsunuz.

Kitaptaki karakterlere gelirsem Başkomiser Galip ortalama bir insandır. Kitap okumayı ve sosyal aktiviteleri sevmez. Kız arkadaşları vardır fakat bağlanmak istemez. Seks önemlidir onun için. Biraz da ağzı bozuktur ki bu kısımları ben hiç sevmedim. Her fırsatta belirttiğim gibi argoya karşıyım. Dilimizde binlerce güzel kelime varken neden bu kulak tırmalayan kelimeler tercih edilir anlamıyorum. Bu havalı bir olay değil belirteyim  , argoyu havalı olarak görenler için. Komiser Serdar  , iyi bir polis olmasının yanı sıra onun da ikili ilişkilerinde problem vardır. Nişanlısını aldatmış ve bu ortaya çıkınca nişanlısı onu terk etmiştir. Başka kadınla birlikte olduğu halde hala nişanlısını düşünmektedir. Komiser Mustafa ise ekipte yeni sayılıyor. Yaptığı bir hatadan dolayı biraz geride bırakılmaktadır . Tek taraflı olarak bir kızı sevmektedir. İçinde olduğu durum onu yavaş yavaş depresyona sürüklemektedir.

Severek ve bir çırpıda okuduğum bir kitap oldu Moda Cinayetleri . Kitap cep kitap boyutlarında olsa da puntosu normal boyutlarda ve rahat okunuyor. Karakterlerin sevmediğim yönleri olsa da sevdiğim yönleri daha fazla. Çağatay Yaşmut'un kalemini de çok sevdim. Serinin diğer kitaplarını da toplayıp okumayı düşünüyorum.


Başkomiser Galip Polisiyesi Serisi Kitapları :



1- Beyoğlu Çıkmazı
2- Kadıköy Cinayetleri
3- Beni Yavaş Öldür
4- Doktor Ceyda'yı Kim Öldürdü
5- Şarkılar Susunca
6- Moda Cinayetleri


Kitabın Adı :Moda Cinayetleri
Yazar :Çağatay Yaşmut
Yayınevi :Maceraperest Kitaplar
Serisi  : Bir Başkomiser Galip Polisiyesi
Sayfa Sayısı : 368


Kadıköy, Moda’da işlenen kanlı cinayetler ve cinayetlerin peşinde bir başkomiser... Galip bu kez bir profesörün ölümünün ardındaki gizemi çözmeye çalışıyor.

Oğlak Yayınları, polisiye edebiyatın usta yazarlarından Çağatay Yaşmut’un, “Başkomiser Galip Polisiyeleri”nin beşinci kitabı, Moda Cinayetleri’ni yayımlamaktan gurur duyar...
(...) cesedin bırakılış pozisyonu çok garipti. Bunca yıllık meslek hayatımda hiç böyle bir şey görmemiştim. Adamcağız, Kâbe resmi ve dinsel motiflerle bezeli yeşil bir seccadenin üzerinde namaz kılıyormuş gibi, başı secdeye varmış pozisyondaydı. Devrilmeden öylece bırakıldığı gibi duruyordu. Yeşil seccade kanı emdiği için ortaya garip bir renk cümbüşü çıkmıştı. Seccadenin yanına açık bir Kur’an ve siyah bir tespih bırakılmıştı.

Necati, maktulün namaz kılışına son vererek, koca gövdeyi yana doğru devirdi. Göğsüne üç kurşun isabet etmişti...


                                                            Kozmokitap

Mrs Dalloway - Virginia Woolf

Mrs. Dalloway

Feminizm ve edebiyat tarihinin önemli isimlerinden olan Virginia Woolf'un kitabı Mrs. Dalloway'a  geçmeden önce kendisi hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum . 

Virginia Woolf kimdir ?

Virginia Woolf
 1882 yılında Londra'da doğan Virginia Woolf , Victoria devri'nin tanınmış yazarlarından Sir Leslie Stephen'ın kızıdır .  Virginia Woolf, çocukluk yıllarında  kadınların ikinci planda kalması nedeni ile okula gönderilmedi. Victoria Devri'nden ve bu devirde olanlardan nefret eden Virginia Woolf  bir yazar olmaya karar verir. Kendisini babasının kütüphanesinde geliştiren Virginia Woolf, 1895'de bir gazetede kısa hikâyelerini yayımlatır.

   Virginia Woolf 1912 yılında Leonard Woolf ile evlenmiştir. Leonard Woolf eşi için bir basımevi kurmuştur ve bu da Virginia Woolf'un yazdığı kitapları yayımlatması için bir fırsat olmuştur. Perde Arası romanını yazdığı sıralarda artık kendini yeterince yetenekli hissetmiyor, yeteneğini kaybettiğini düşünüyordur. Her gün savaş korkusu ve yeteneğini kaybetmenin vermiş olduğu stres, dehşet ve korku sonucu ruhsal bunalıma girmiş, 28 Mart 1941’de içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp evlerinin yakınlarında bulunan Ouse nehrine ceplerine taşlar doldurarak atlayıp intihar etmiştir. Virginia Woolf, geride iki intihar mektubu bırakmıştır. Birisi kardeşi Vanessa Bell'e diğeri ise kocası Leonard Woolf'a.

Mrs Dalloway - Virginia Woolf

Mrs Dalloway Kitap Yorumu :

Yazarın kalemini Kendine Ait Bir Oda kitabını okurken tanıdım . ( Yorumu  için → burayı ← tıklayabilirsiniz )  Yaşadığı dönemde kadınların nasıl ikinci planda kaldığını çok net ifade etmişti bu kitabında yazar. Hazin hayat öyküsü ve kalemini sevdiğim için bazı kitapları hazır indirimdeyken kitaplığıma kazandırdım ve aksilik olmazsa her ay birini okumayı planlıyorum. Ocak ayında Mrs. Dalloway ile başladım okumaya.

Mrs. Dalloway kitabında yazar Clarissa Dalloway 'in oniki saatini anlatıyor bize. Zamanı daha iyi anlayabilmemiz için de Big Ben saat kulesinden ve saatin vuruşlarından sıkça bahsetmiş. Hatta yazar kitabına " Saatler " ismini koymayı da düşünmüş okuduğum kadarıyla sonra Mrs. Dalloway'de karar kılmış

Woolf bu kitabını Bilinç akışı tekniği ile yazmış .  Hazır konusu açılmışken bu teknikten de biraz bahsedeyim . Merak edenler olabilir .)

Bilinç Akışı Tekniği :

Bilinç Akışı tekniğinde karakterin zihninden akıp giden düşüncelerde mantıksal bir bağ yoktur. Daha çok çağrışım ilkesine göre akarlar. Romanda  gramer kuralları da gözetilmez. Bilinç akımında yalnız düşünceler değil, duyumlar, imgeler de yer alabilir.

Mrs Dalloway - Virginia Woolf


Savaş sonrası Londra'da geçer kitap. Clarissa o gün bir parti verecektir. Parti için çiçekleri kendisi almak için dışarıya çıkar. Etrafta yürüyüş yaparken kah geçmişe gider kah çevrede olup bitenlere gözü takılır. Clarissa tanıdık birisini görünce kitap o kişiye aqtlar ve bu sefer onu , yaşamını , hislerini ve geçmişini gözler önüne serer. Bu olay bu şekilde karakterler arasında gezinmeye devam eder. Karakterlerin hepsi Clarissa'nın şahsen tanıdığı kişilerdir. Bir tanesi hariç  Septimus . O Clarissa'dan tamamen farklı bir karakterdir. Burjuvaların içine girmemiş , girmemek için elinden geleni yapmıştır. Savaştan yeni döndüğü için de psikolojisi bozuktur. Oysa Clarissa Burjuvaların arasında olmayı seviyordur. PArti vermek sanki onun hayatının amacıdır. Bugün vereceği partiye uzun süredir görmediği çocukluk arkadaşı Peter de gelecektir. Birbirlerini çok iyi tanımaktadırlar. Hatta Peter Clarissa'yı kocasından daha iyi tanıdığını düşünür. Bir zamanlar Clarissa'ya evlilik teklif etmiştir. O ise kabul etmemiştir. Bunun üzerine Peter Hindistan'a gitmiş ve pek de parlak olmayan bir hayat yaşamıştır. Onun gelecek olması Clarissa'yı geçmişe , Peter'a karşı hissettiklerine ve kocasına karşı olan duygularına götürmüştür. Partinin sonuna kadar bütün karakterleri ve neler hissetlerini yaşamlarına yakinen tanık oluyoruz.

 Her eserinde olduğu gibi Mrs. Dalloway'de de Wollf'tan bir şeyler bulmak mümkün. Eşcinsel olan ve bunu hiçbir zaman da saklamayan Woolf , Clarissa'nın da bu eğilimini kelimelerin arasına serpiştirmeyi başarıyor. Bir erkekle arasında hep mesafe olduğunu hisseden ve onunla aslında hiç yakın olmadığını düşünen Clarissa , eski arkadaşı Sally'e karşı başka hisler beslemektedir. Hep Clarissa'nın yakından tanıdığı kişiler arasında dönen kitapta Septimus'un neden yer ettiğini soranlar da olabilir.  Okuduğum bazı yazılarda Clarissa'nın Woolf'un dişi yönünü temsil ederken Septimus'un erkek yönünü temsil ettiğini okudum. Bana göre Woolf'un karakterini en iyi temsil eden karakter Septimus'tur . Aynı ölcüde depresif ve yine aynı ölçüde intihara meyilli. Zaten ikisinin sonu da aynı olmuştur. Bir başka teori daha ortaya arayım : Bipolar bozuklukluğu olduğunu okuduğum Woolf'un manik yönünü parti yapmayı seven Clarissa üzerinden görürken , depresif yönünü de Septimus üzerinden görüyoruz.

Okurken benim neler hissettiğime gelirsem kitabın içine girmek ve ilerlemek zor oldu açıkçası. Bilişsel akış tekniği ile yazılmış bir kitap Mrs. Dallowoy. Bu nedenle geçmişe ve geleceğe gidiş gelişler , karakterler arası dolaşmalar bir satırdan diğerine geçerken değiştiği için adaptasyon süreci sancılı oldu. Benim de fikir uçuşmalarını son sürat yaşadığım bir dönemde karakterler de uçuşmaya başlayınca nerdeyim ben , neler oluyor sürecini zor atlatınca keyif ala ala kitabı okudum. Bu teknik yani bilinç akışı tekniği herkese hitap etmeyebilir  , okumak isteyenler için belirteyim. Ben - kitap okumayı ve en zor klasikleri inatla okuyan kişi - kitapta zorlandığımı itiraf ediyorum.

Kitaptan Alıntılar : 

   " Güller, diye düşündü acı acı . Bir alay çöp canım . Gerçekten de yemek , içmek, çiftleşmek, iyi ve   kötü günler düşünülürse , hayat güllerden ibaret olmamıştı . "
Herkes evlenirken bazı şeylerden vazgeçerdi.
Zekâ saçmalıktı. İnsan hissettiğini söylemeliydi.
Kendisinde neyin eksik olduğunu görebiliyordu. Güzellik değildi; akıl değildi. İçe işleyen, temel bir şeydi; yüzeyleri kıran, kadınla erkeğin, ya da iki kadının soğuk temasını canlandıran ılık bir şey.

Mrs Dalloway - Virginia Woolf
Kitabın Adı :Mrs Dalloway
Yazar :Virginia Woolf
Yayınevi : Kırmızı Kedi Yayınları
Orjinal adı :Mrs. Dalloway
Çevirmen :İlknur Özdemir
Sayfa Sayısı :208


Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Londra. Sıcak bir yaz günü Clarissa Dalloway o akşam vereceği büyük partiye hazırlanmaktadır. Aynı gün Hindistan'dan beklenmedik bir ziyaretçi gelir: İlk aşkı Peter Walsh. Onun bu apansız gelişi uzak bir geçmişin anılarını, eski arkadaşlıkları ve Clarissa'nın gençliğinde yaptığı tercihleri canlandırır zihninde. Bütün yaşamı, ilişkileri ve sıradan, tekdüze evliliğine götüren olaylar bir bir geçer gözlerinin önünden.

Clarissa çevresinde sürüp giden hayata ve o hayatın içindeki sayısız insana odaklanırken, yazar da çeşitli karakterler arasında gidip gelir ve onların yaşadıklarını Mrs. Dalloway'in akıp giden gününün içine yerleştirir. Virginia Woolf, 'Clarissa Dalloway'in hayatında bir gün' ü, en yetkin temsilcisi olduğu bilinçakışı tekniğiyle anlattığı bu romanında, erkekle kadın ve iki kadın arasındaki ilişkilere de bir pencere açıyor; karakterlerin her birinin iç dünyasına okuru da dahil ediyor; geçmişe ait benzersiz ama acı veren imgeleri bugünün imgelerine katıyor, toplumun dayattıklarının altında boğulan arzuları incelikle işliyor. Hayatı ve dış dünyayı her bir karakterinin gözünden ve zihninden muhteşem bir çözümlemeyle sunarken, zamanının ruhunu da başarıyla yansıtıyor.


                                                            Kozmokitap

Adem Ademoğlu'nun Tek Muzaffer Günü - Gökçe İspi Turan

Adem Ademoğlu'nun Tek Muzaffer Günü
 
 
    Adem Ademoğlu'nun Tek Muzaffer Günü , Gökçe İspi Turan'ın kalemi ile tanışma kitabın oldu. İnce olmasından dolayı hızlıca bitirilen ve farklı bir tür olmasından dolayı da hayranlığımı kazanan bir kitap. Farklı kitapları okumak kendimi iyi hissettiriyor.  Sıradanlıktan sıkıldığım bir anda bu tarz kitaplar iyi geliyor .

Bir gazete haberi ile başlıyor kitap. Bu haberde yer alan olaya kadar yaşananları okuyoruz kitapta.

Adem farklı bir insandır. Farklı olmasının nedeni akşam yatarken sabah hangi yaşta uyanmak isterse o yaşta uyanmaktadır , ister geçmiş ister gelecek . Bir çeşit zamanda yolculuk ... Olacak olayları görse de bunları müdahale edip değiştirememektedir. Geçmişindeki acı olaya ne kadar müdahale etmek istese de edememiş , yaşadığı tecrübeyi paylaşsa da kimseyi inandıramamıştır. Deli damgası yememek için de bir daha bu olaydan kimseye bahsetmez ve kendi gibi olanların olup olmadığını da bilmemektedir.

Adem Ademoğlu'nun Tek Muzaffer Günü

Bir apartmanda geçici yönetici olarak çalışan Adem'in hayatı apartmana tanışan Serra ile değişir. Aşık olmuştur Serra'ya  . Fakat Serra evlidir ve bir de çocuğu vardır. Aile hayatı ise tam bir kabustur...

Kısa kısa bölümlerden oluşan kitapta her karakterin bakış açısıyla yazılan bölümlerle zenginleştirilmiş. Fantastik , polisiye , dram bu kitapta bir araya getirilmiş.





Adem Ademoğlu'nun Tek Muzaffer Günü
Kitabın Adı :Adem Ademoğlu'nun Tek Muzaffer Günü
Yazar :Gökçe İspi Turan
Yayınevi :Yitik Ülke Yayınları
Sayfa Sayısı :99


Geçmiş ya da gelecek olması hiç fark etmez, istediği zaman dilimlerine uyanabilme yeteneği olan bir adam şu hayatta neler yapamaz, değil mi! Âdem Âdemoğlu, Serra gibi sert bir duvara çarpınca anladı sıradan dünyasının sınırlarını. Aşkı, nefreti, şiddeti, şefkati… Onunla keşfetti en muzaffer anını, kurtuluşunu. Oysa kendi kendine de öğrenebilirdi bunları. İstediği yaza, istediği kışa, isterse çocukluğuna, hatta kendi nihayetine gidebilecek bir adam, hayatın tüm sırlarına birkaç saatlik bir uyku sayesinde ulaşabilecekken, bu sırlara ulaşmayı neden istemez? Bunun cevabını bir tek Âdem bilebilir. Gökçe İspi Turan ilk romanı "Arabada Kim Var"dan sonra bir başka polisiyeyle, bu kez Yitik Ülke etiketliyle, okurlarının karşısında. "Âdem Âdemoğlu'nun Tek Muzaffer Günü", heyecanı, koşturmacayı, gizemi ve pek tabii ki polisiye severleri sayfalarına bekliyor...


                                                            Kozmokitap

Krem Bahane Cinayet Şahane - Elvan Sayar

Krem Bahane Cinayet Şahane


Merhaba :)) Bir çırpıda okunan , tam da kafa dağıtmalık bir kitap ile geldim  : " Krem Bahane Cinayet Şahane "

Kitabın kapağında " Bir Zuhal Aydan " macerası yazıyor. Bu yazıyı görünce aklıma Zuhal Aydan'nın bir dedektif olduğu geldi .  Kitabın kapağı ve ismi ile de birleştirince bir ev hanımı ve dedektifliğe meraklı , tesadüfen denk geldiği bir cinayeti çözdüğünü düşündüm. Eh tamamen olmasa da kısmen haklı çıktım. Şimdi bu satırları yazarken kendimi kitabın kapağına elimi koyup gözünü kapatıp olayları tahmin eden bir medyum gibi hissettim :))) Kısmen öyle oldum sanki :D

Zuhal Aydan bir ev hanımı . Kızı ile birlikte bir sitede oturuyor. Eski kocasından aldığı nafaka ve babasına ait bir mağazadan aldığı kira geliri ile geçiniyor. Kendi halinde bir yaşamı var. Bize hayatını ve çevresinde olanları hem gündelik hem de eğlenceli bir dille anlatıyor.

Temsilci aracılığı ile satış yapan markalardan birisine " Şahane Kozmetik" e zamanında üye olmuş ve bir el kreminden başka bir şey almamış olan Zuhal telefonuna gelen borç mesajı ile şok olur . onun adına alışveriş yapılmış ve ödenmemiştir . Bu noktada sanırım yazar bu tarz olaylar yaşayanlara da atıfta bulunmuş oluyor. Bir aralar internette araştırma yapmıştım. Bu tarz firmalarda bazı ekip liderleri üyelerinin üzerinden alışveriş yapıp borçları onlara bıraktığını okumuştum . Birçok insan bu durumdan dolayı sıkıntı çekmiş maalesef. Ben Zuhal ne yapacak diye beklerken o işleri gayet rahat halletme yoluna gitti. Sanırım ben biraz tez canlıyım , Zuhal kadar rahat olamıyorum .

Zuhal kendi  hayatı , kızı , sorunları arasında boğuşurken sitelerinde işlenen cinayetle kendisini fark etmeden işlerin içerisinde bulur.

Cep kitap boyutunda olan kitapta puntolar normal büyüklükte olduğu için gözleri yormadan rahat okunuyor. Elvan Sayar'ın kalemini ve Zuhal Aydan'ı çok sevdim ben . Yeni maceralarını da sabırsızlıkla bekliyor olacağım.


Krem Bahane Cinayet Şahane -  Elvan Sayar

Kitabın Adı :Krem Bahane Cinayet Şahane
Yazar :Elvan Sayar
Yayınevi :Maceraperest Kitaplar
Sayfa Sayısı :184


Ben basit, sıradan, düz bir ev kadınıydım. Ve hepsinden önce bir anneydim. Düşünmem gereken on beş yaşında bir kızım, sorumlu olduğum bir yengem vardı. Aysel’i kimin, nasıl ve neden öldürdüğü umurumda değildi.
Dandik bir losyon için ne kadar ileri gidilebilir?
Ya da son kullanma tarihi geçmiş kırışıklık giderici krem için?
Selülit jeli uğruna insanlar cinayet işler mi?
Maceraperest Kitaplar’ın yepyeni dizisinin ilk kitabı,
Krem Bahane Cinayet Şahane, eğlenceli ve sürükleyici bir “Zuhal Aydan Macerası.” Tabii ki Oğlak Yayınları’nda...


                                                            Kozmokitap

Kadın Yok Savaşın Yüzünde - Svetlana Aleksiyeviç

Kadın Yok Savaşın Yüzünde

  Okurken zorlandığım , duygudan duyguya sürüklendiğim bir kitap ile geldim bugün. Okurken zorlandığım derken sakın yanlış anlaşılmasın. Yazarın dili sade ve akıcı. Zorlanmamın sebebi kitapta anlatılanlar. İnsanın bambaşka bir yüzünü gözler önüne sermesi.

Kadın yok Savaşın Yüzünde , Svetlana Aleksiyeviç  'in ilk kitabı . Savaşın yüzünde kadın yok dediği zaman savaş istemeyen kadınlar ya da savaşa katılmayan kadınlar anlaşılmasın . Kitapta birebir savaşta bulunan , savaşta aktif rol alan kadınlar var.

1985 yılında yayımlanan kitap 2015 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış. Çoğu ödüllü kitabı ben sevmesem de bu kitap ödülü sonuna kadar hak etmiş diyor ve ayakta alkışlıyorum.

"Savaşı değil , savaştaki insanı yazıyorum ben . Savaşın tarihini değil , duyguların tarihini . Ruhun tarihçisiyim . "

İkinci Dünya Savaşında Almanya ile savaşan Rus insanını özellikle de kadınını anlatıyor kitap. Anlatıyor derken bir kurgu roman zannetmeyin. Yazar birebir savaşa katılan kadınları arayıp buluyor ve onlarla konuşuyor. Onların anılarını , söylemek istediklerini birebir onların ağzından anlatıyor. Savaşı yaşayanların hissettiklerini , savaş öncesi , sırasında ve sonrasında yaşadıklarını abartmadan anlatıyorlar , içlerinden geldiği gibi.

Zor bir kitap . Okurken fark ediyorsunuz bunu . Birdenbire okuyup bitecek , tüketilecek kitaplardan değil. Okurken molalara ihtiyaç duyuyorsunuz çünkü yaşananların ağırlığı fazla geliyor. Hızla kitap okuyan ben bile bu kitabı okurken çok fazla molaya ihtiyaç duydum. Arada birgün boyunca da hiç kitap okuyamadım , çünkü beynim zonklamaya , bu duygu yükünü kaldıramamaya başlamıştı.

Savaşı galip olarak bitiriyor SSCB.  Fakat şu unutulmamalıdır ki tüm savaşlarda aslında galip yoktur. Aslında iki tarafta kaybetmiştir ve bu kaybedilenler asla geri getirilemez. Ne madalyalarla ne savaş tazminatları ile  .

Savaş başladıktan sonra ülkesi için , toprakları için , insanları için evini , çocuğunu , okulunu geride bırakıp savaşa giden Rus kadınlarını anlatıyor kitap . Kadın dediysem de aslında birçoğu 13-16 yaş arasında . Savaşa alınmak istemeseler de bir şekilde kendilerini kabul ettirmeyi başarıyorlar. Çünkü önemli olan bağımsızlıklarıdır, gelecekleridir.  Çamaşırcıdan , aşçıya , hemşireden doktora , tankçıdan , pilota ve keskin nişancıya kadar savaşın her alanında yer alıyor kadınlar. Başlarda erkek egemen asker topluluğuna bu durum garip gelse de bir süre sonra kendilerini kabul ettirmeyi başarıyorlar. Her işte olduğu gibi asker olmayı da başarıyor kadınlar. Kan ve vahşetin içerisinde arada da olsa yeşeren sevgiler umut oluyor onlara.

Savaşta insanların nasıl değiştiğini de görüyoruz kitapta. Bir rus askerin dediği gibi " alman kızlarına tecavüz ediyorlar , kızların acı çekmesi hoşlarına gidiyor. Sonradan düşündüğü zaman diyor ki aslında ben entelektüel bir aileden geliyorum . Ben böyle biri değilim . Ama o zamanlar farklı zamanlardı . "

Savaş zamanı ve olanlar ne kadar korkunç ise sonrasında yaşananlar daha da korkunç bana göre. Savaş sonrası dönen genç kızları , kadınları toplumun bir kesimi aralarına almak istememiş , dışlamışlardır . Hele bir annenin yaptığı çok üzmüştür beni . " evlenecek yaşta kız kardeşlerin var. Sen savaşta erkeklerin yanında kaldın , sen evdeyken kardeşlerinle kimse evlenmez. Sen git diyerek gecenin bir yarısı kızına bohçasını verip gönderen bir anne!!! Hem kızdığım hem de çok üzüldüğüm bir olay ...


Etkilenerek okuduğum kitabı kesinlikle herkese tavsiye ederim. Bizim insanımınız dilinden de tarihimizdeki savaşların anlatıldığı , tarafsız bir kitap okumayı diliyorum bu kitaptan sonra.

Kitaptan Alıntılar : 



Ya savaşı nasıl açıklarsın çocuğa? Ölümü? " Neden öldürüyorlar ?" sorusunu nasıl yanıtlarsın? Kendisi gibi küçükleri bile öldürdüklerini nasıl söylersin ?
Hatırlamak korkunç ama hatırlamamak çok daha kötü. 
Şehrin birinde bizi sıraya sokup hamama götürdüler . Erkekleri erkekler bölümüne , bizi - kadın. İçerideki kadınlar bastılar çığlığı , herkes bir yerini örtüyor : " Askerler geliyor !" diyerek . Kız mıyız erkek miyiz ayırt etmek mümkün değil ki : Başlarımız traşlı , üzerimizde askeri üniformalar . Bir seferinde de tuvalete gidelim dedik - kadınlar polis çağırdılar.
"E, nereye gidelim?" diye sorduk polise .
Bu defa o da başladı kadınlara bağırmaya :
"Kız bunlar yahu!"
"Ne kızı be , bildiğin asker işte..."
Yaralı bir Almanın yerde yatarken toprağı avuçlayışını hatırlıyorum  , acı çekiyordu ; bizim askerlerden biri yanına gidip demişti ki : " Dokunma , benim toprağım o ! Seninki , nereden geldiysen oradadır..."
İşgal edilen bölgelerde yaşamış , esir düşmüş , Almanya'ya götürülmüş , faşistlerin toplama kamplarında kalmış herkes zan altındaydı . Tek ilgilendikleri şuydu : Nasıl hayatta kaldın? Neden ölmedin? Ölüler bile zan altındaydı ... Ölüler bile ... 
Savaştan sonra uzun süre gökyüzünden korktum , başımı kaldırıp göğe bakamadım . Sürülmüş toprak görünce korktum . Oysa ekin kargaları telaşsız geziyordu artık üzerinde . Kuşlar savaşı çabuk unuturlar ...  




Kadın Yok Savaşın Yüzünde - Svetlana Aleksiyeviç
Kitabın Adı :Kadın Yok Savaşın Yüzünde
Yazar :Svetlana Aleksiyeviç
Yayınevi : Kafka Yayınevi
Orjinal adı :У войны не женское лицо
Çevirmen :Günay Çetao Kızılırmak
Sayfa Sayısı :404


"2015 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi Svetlana Aleksiyeviç'in ilk eseri ve kurduğu türün ilk örneği sayılan Kadın Yok Savaşın Yüzünde, II. Dünya Savaşı'nın kadınlar 'cephesinde' nasıl yaşandığını belgeleyen çok güçlü bir sözlü tarih çalışması… "

İsveç Akademisi, Svetlana Aleksiyeviç'e Nobel Ödülü verdiğinde yazarın "yeni bir edebi tür" yarattığını belirtmiş, eserlerini de "duyguların ve ruhun bir tarihi" sözcükleriyle betimlemişti. Aleksiyeviç uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün dokümanter tarzıyla, kendilerine nadiren konuşma fırsatı verilen, yaşantıları da çoğu zaman ülkenin resmi tarihine karışarak yitip giden sokaktaki insanların hikâyelerini kayıt altına alıyor.
Kadın Yok Savaşın Yüzünde'de Aleksiyeviç, tarihin gelmiş geçmiş en kanlı savaşını vererek faşizmin yenilgiye uğratılmasında büyük pay sahibi olan ve bu uğurda en az yirmi milyon insanını kaybeden SSCB'de kadınların -kadın piyadelerin, sıhhiyecilerin, keskin nişancıların, çamaşırcıların, kadın cerrahların, pilotların, keşif erlerinin, partizanların- Nazi işgalini nasıl göğüslediklerini, böylesi bir savaşta kadın olmanın zorluklarını nasıl deneyimlediklerini Sovyet ülkesinin dört bir yanından bir araya getirdiği tanıklıklarla belgeliyor ve unutuluşun girdabından kurtardığı bu hikâyeleri edebi bir toplam halinde önümüze seriyor.


                                                            Kozmokitap

Scroll To Top