İş Bankası Kültür Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İş Bankası Kültür Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4/30/2020

Ademden Önce - Jack London

Nisan 30, 2020 5 Yorum
Ademden Önce - Jack London


  Yıllar önce lise çağlarından okumuştum ilk olarak Ademden Önce 'yi . Yıllar geçti içerisinden etkilendiğim bir kaç yeri hiç unutmadım. O zamanlar kütüphaneden alıp okumuştum. Kendi kitaplığımda da olsun diye görünce aldım.


 Ademden Önce günümüz insanından olan anlatıcının rüyalarını anlatmasından oluşuyor. Rüyalarını anlatıyor evet ama rüyalar parça parça değil bir bütünlük arz ediyor ve anlatıcı bu rüyaların tarih öncesi atalarından genler yolu ile aktarılmış hatıralar olduğuna inanıyor.

  Herkes rüyalarında düştüğünü görmüştür ve düşerken yere çakılmadan uyanır . Yazar kitapta çıkış noktası olarak bu olayı ele alıyor ve Darwin'in evrim teorisinden de etkilenerek ortaya bu kitabı çıkarıyor .

Anlatıcıya ya da yazar Jack London'a göre  ağaçlarda yaşayan atalarımız ağaçlardan düştükleri zaman yere çakılıp ölüyorlardı . Bu nedenle bu hatıra sonraki nesillere aktarılamayacağı için rüyalarımızda yere çakılmayız . Bu nedenle sadece düşerken görürüz.

 Tarih öncesi çağda üç tür insandan söz eder kitapta. Halk ( mağara insanları ) , ağaç insanları ve ateş insanları . Bunlardan en gelişmiş olanları ateş insanlarıdır. Ateşi kullanırlar üstlerine hayvan deri ve kürklerinden giysiler yapmışlardır , ok ve yay kullanırlar. Mağara insanları mağaralarda yaşarlar , iletişim şekli olarak yazarın tabiri ile carcarlarlar. Su kabaklarından su kapları yaparlar . Henüz birlik olmayı öğrenememişlerdir ve konuşmazlar , düşünmeleri de belli sınırlardadır. Ağaç insanları ağaçlarda yaşarlar ve en ilkel olanlarıdır. Yazarın anlattığı ve okurken anladığımız kadarıyla normal insan gibi değillerdir. Ayaklarını el gibi kullanabilirler , ağaçlara çok rahat tırmanıp dallar arasında atlayabilirler.

Kitabı okurken yazarın Darwin'den ne kadar etkilendiği anlaşılıyor ve  hayal gücünün zenginliği ise beni hayrete düşürdü. Anlattığı ortamlar bütün canlılığı ile gözlerde canlanıyor . Zorlu yaşam koşulları hatta o dönemde  yaşanmış olan soykırımı bütün netliği ile yazıya dökmüş yazar.

Kitabın sonunda çevirmen kitap ve yazarla alakalı açıklamalar kısmı bulunuyor . Bu kısım yazarın dönemini ve ne kadar etkilendiğini anlama açısından önemli buluyorum.  Çevirmen notlarının ise sayfa altı yerine kitabın sonunda verilmesini ise sevmedim. Kitabı okurken numaralandırılan kelimeler için kitap sonuna bakmak hem dikkat dağıtıcı hem de zaman kaybı .






Ademden Önce
Kitabın Adı : Ademden Önce
Yazar :Jack London
Yayınevi : İş Bankası Kültür Yayınları
Orjinal adı : Before Adam
Çevirmen : Levent Cinemre
Sayfa Sayısı :160

Âdem’den Önce rüyalarında tarihöncesi bir çağda yaşayan alter ego’su Kocadiş’in başından geçenleri gören modern bir Amerikalı çocuğun öyküsüdür. O çağda üç ayrı tür insansı bulunmaktadır: Henüz ağaçtan inmemiş, vahşi maymunlara daha yakın Ağaç İnsanları; Kocadiş’in “Halk” olarak adlandırdığı ve kendisinin de ait olduğu, hem ağaçlarda hem de mağaralarda yaşayan tür; bir de bu insansıların en gelişmişi olan, ateş yakıp ok ve yay kullanan Ateş İnsanları. Eser 20. yüzyıl başlarında evrim meselesini kamuoyunun gündemine taşımasıyla dikkat çeker. London modern anlatıcısının binlerce asırlık bir mesafeden baktığı ilkel insanın düşünce yapısını düş gücüyle zenginleştirerek aktarır. Uzak atalarımıza ve içinde yaşadıkları, dur durak bilmeyen bir çatışma ve hayatta kalma mücadelesinin süregeldiği gaddar dünyaya ilişkin karanlık bir tablo çizer.









Jack London Kimdir?

Jack London 1876 yılında San Francisco’da doğmuştur. Yazarın çocukluğu yoksulluk içinde geçti. 14 yaşında okulu bırakmış ve hayata atılmıştır. Çeşitli işlerde çalışmıştır. Amerika’da ve farklı ülkelerde maceralı yolculuklar yaptı. Bir dönem cezaevinde yattı. Jack London Kurt Dölü isimli eserini 1900 yılında yayınladı. 17 yılda elli ciltlik dev bir eser sundu. Kitaplarında yaşam kavgasını duygusal bir bakış ile anlatmıştır. Bazı eserlerinde ise sert bir kapitalizm eleştirisi vardır. Kitapları çok fazla yabancı dile çevrilmiş ABD’li yazarlardandır. Vahşetin Çağrısı ve diğer birçok eserini altın avcılığına çıktığı zamanlardaki tecrübesinden yola çıkarak yazdı. Beyaz Diş, Martin Eden, Demir Ökçe gibi kitapları ile Türkiye’de tanınan bir yazar haline geldi. Jack London 22 Kasım 1916 yılında böbrek yetmezliğinden öldü.

Jack London'un Okuduğum Diğer Kitapları :

* Martin Eden

* Beyaz Diş

* Vahşetin Çağrısı

                                                     

4/29/2020

Doktor Ox'un Deneyi - Jules Verne

Nisan 29, 2020 5 Yorum
Doktor Ox'un Deneyi - Jules Verne


                " Zira bilim, vicdansız kişilerin elinde tehlikeli olabilir. "

Jules Verne ile tanışmamız ilkokul çağlarına dayanır. Seksen Günde Devri Alem , Aya Yolculuk , Denizler Altında Yirmi Bin Fersah , Balonla Beş Hafta herhalde çoğumuzun yazarın okuduğumuz ilk kitaplarıdır .

Jules Verne okumayı seven çok okur gördüğüm gibi hiç sevmeyen de gördüm . Bu nedenle kitapları herkese hitap eder diyemeyeceğim. Ben bu konuda tarafsız kalıyorum. Yazarın kitaplarını okumayı sevdiğim gibi elimde olmasa da illa alacağım demem . Yani fanatik değilim ancak kalemini seviyorum.

Jules Verne 'nin bu kitabı çok ince . Elinize aldığınız zaman hemen bitiyor. 96 sayfa.  Araştırınca İthaki Yayınlarının yayımladığı Doktor Ox'un Deneyi kitabının 136 sayfa olduğunu öğrendim. Bunu öğrendikten sonra acaba kısaltılmış metin mi okudum diye aklımda soru işaretleri oluştu . O baskıyı bulamadığım için ikisini karşılaştırma şansım olmadı , bu nedenle net olarak konuşamıyorum.

Jules Verne  , Doktor Ox'un Deneyi kitabı ile bizi sessiz , sakin bir kasabaya misafir ediyor. Öyle bir kasaba ki haritada bile yer almıyor . Yıllardır kavga , tartışma olmamış , insanlar birbirlerine seslerini dahi yükseltmemiş , başkanlar karar dahi alma gereği duymamışlardır . İlginç bir kasaba , biraz da ütopik duruyor değil mi ?


"Bütün bir yaşamı boyunca hiçbir şeye karar vermeden ölen bir adam," diye ciddi bir tonda ekledi Van Tricasse, "bu dünyada mükemmelliyete yaklaşmış demektir."

Bu kasabada Doktor Ox şehrin aydınlatması için belediye başkanı ile anlaşır , tüm masrafları da kendisi ödeyecektir. Görüntü itibari ile durum budur . Ancak kitabın adında da anlaşılacağı gibi Doktor Ox'un farklı planları vardır ... Daha ötesinden bahsetmeyeceğim çünkü o zaman kitabın özetini çıkarmış olurum.

  Ütopik gibi görünen ancak distopyaya dönüşen bir novella  Doktor Ox'un Deneyi . Kitabı okurken yazarın tasvirleri dikkatimi çekti . Yüzümü gülümseterek okuduğum tasvirlerden bir tanesini bırakıyorum buraya :

"... ne neşeli ne kederli, ne memnun ne sıkıntılı, ne hareketli ne cansız, ne kendini beğenmiş ne alçak gönüllü, ne iyi ne kötü, ne cömert ne cimri, ne cesur ne ödlek, ne fazla ne eksik, yani her yönden ölçülü bir insandı."

Bilim kurgu da sayılabilecek bu kitabı okurken hızla okumak ve gülümsemek dışında felsefi yönünü ve eleştirilerini oldukça etkileyici buldum. Hiçbir konudan şikayet etmeyen insanlar , karar vermeden ya da bir adım ileri gitmeden yöneticilik yapanlar ... Ne diyebilirim ki !! Oldukça etkilendim kitaptan.





doktor-oxun-deneyi
Kitabın Adı :Doktor Ox'un Deneyi
Yazar :Jules Verne
Yayınevi :İş Bankası Kültür Yayınları
Orjinal adı : Une Fantaisie du Docteur Ox
Çevirmen :Alev Özgüner
Sayfa Sayısı :96

Hikâyemiz, Flandre’da, hayali Quiquendone kentinde geçer. Kentin sakin, ölçülü, tutumlu ve ağırkanlı insanları yüzyıllardır hiçbir konuda aşırılığa kaçmadan, herhangi bir duygu belirtisi göstermeden, uyum içinde son derece durağan bir yaşam sürmektedir. Yöneticileri bile yaşamları boyunca inisiyatif kullanmadan, hiçbir önemli karar almadan bu dünyadan göçüp gitmektedir. Ancak Doktor Ox’un sözde kenti aydınlatma projesiyle gelişi Quiquendone’da bir şeyleri değiştirecektir. Doktorun gizli bir gündemi vardır ve bunun için kent halkını kobay olarak kullanmaktan çekinmeyecektir. Zira bilim vicdansız kişilerin elinde tehlikeli olabilir. Jules Verne ince ironisinin her satırına sindiği bu eğlenceli novellada, dünyadan kopuk yaşayan, ortaçağla bağlarını koparmamış küçük bir kentin Flaman sakinlerinin çoktan miadını doldurmuş yaşam biçimlerini hicveder. Hikâye Alman asıllı Fransız besteci Jacques Offenbach’ın Doktor Ox adlı operasına da konu olmuş, librettonun yazımına bizzat Verne de katkıda bulunmuştur.








Jules Gabriel Verne  Kimdir? 

Jules Verne1828 yılında Fransa’nın Nantes kasabasında doğmuştur. Ailesinin çiftliğinde çocukluğunu geçirmiş olan Verne’nin babası avukat annesi de çok katı kurallı bir İskoç’tu. Çocukluk yıllarından itibaren oldukça geniş bir hayal gücüne sahip olan Jules Verne kardeşi ile birlikte macera oyunları oynarlardı. Yazdığı bilim kurgu kitapların bu maceraları görmek mümkündü.

9 yaşında kardeşi ile birlikte okula yazıldı ve yazmaya olan ilgisi yaşlarında başlamış oldu. Lise bittikten sonra çalışmak için Paris’e gitti. Aile mesleği olan avukatlık için eğitim almaya başladı fakat okuldaki eğitiminden ziyade yazı yazmaya adadı kendini. 1948 yılında Paris’te yayınlanan bir dergide Dünyanın Merkezine Seyahat isimli hikayesini parça parça yayınlamaya başladı.

Bu dönemlerde Yirminci Yüzyılda Paris yazısını da yazıyordu. Fakat Jules Verne öldükten sonra 1994 yılında bu kitabı basılı hale getirildi.

Jules Verne dünya edebiyatında büyük bir dönüm noktası oluşturmuştur. Bilim kurgunun edebiyata girmesini sağlamıştır.

En popüler eserleri olan Seksen Günde Devr-i Alem, Denizler Altında 20.000 Fersah ve Aya Yolculuk gibi dünya çapında popüler kitapları yazmıştır.

Hareketli yazı hayatına girince eğitimi geri planda kaldı ve bu durumu babası öğrendi. Bundan sonra maddi desteğini kesti. Verne bir borsa tellalı ile birlikte çalışmaya başladı.

Bu dönemde Viktor Hugo, Alexandre Dumas gibi isimlerle tanıştı ve edebiyat hakkında tavsiyeler aldı.

Jules Verne’in yazıları yayıncılar tarafından reddediliyorken Hetzel yazarın dehasını görmüştü. Balonla Beş Hafta hikâyesini çok fantastik buldu ve 1863 yılında yayınladı. Daha sonra Jules Verne’yi üne kavuşturacak olan Dünyanın Merkezine Yolculuk, Aya Yolculuk, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah ve Seksen Günde Devri Âlem kitaplarını da Hetzelin maddi desteği ile bastırdı.

Kitaplarındaki maceraları daha iyi yaşatabilmek adına küçük bir tekne ile Avrupa’da gezmeye başladı. Evine döndüğünde hiçbir şey eskisi gibi değildi.

Yayıncı ve arkadaşı olan Hetzel’in ve annesinin ölümünden sonra karamsar bir döneme girdi ve siyasete atılmayı istedi.

Amienes milletvekili oldu ve bu görevini 15 yıl devam ettirdi. Diyabet (şeker) hastası olan Jules Verne 1905 yılında hayatını kaybetti.


Jules Verne'in Okuduğum Diğer Kitapları :

* Seksen Günde Devri Alem

* Denizler Altında Yirmi Bin Fersah

* Dünya'nın Merkezine Yolculuk

* Zacharius Usta 

                                                     

4/27/2020

Vişne Bahçesi - Anton Çehov

Nisan 27, 2020 2 Yorum
Vişne Bahçesi - Anton Çehov


 Vişne Bahçesi  ,Çehov'un son eseridir ve en önemli eseri olduğu söylenir.  Tiyatro eseri olan Vişne Bahçesi 1904 te ilk defa sahne almıştır ve Çehov'a göre bir komedidir. Kitabın trajedi olduğunu söyleyenler de olmuştur.

  Ben vişne ağaçlarını çok severim . Bu kitabı almamdaki en büyük sebep de bu aslında. Çiçek açtıkları zaman beyaz gelinlik giymiş gibi görünür ağaçlar , meyve verdikleri zaman da seyrine doyum olmaz. Bahçemde de vişne ağacım vardı ve niyetim kitabı onunla birlikte fotoğraf çekmekti . Ancak bu sene ağacım kurudu maalesef. Belki bir umut hala yeşerir diye bekliyorum ancak böyle giderse  kesilecek çünkü hiç canlılık emaresi kalmadı :((

  Vişne Bahçesi dört perdeden oluşuyor ve kitabın ilk sayfasında kim kimdir belirtmiş yazar.

Aristokrat bir Rus aileyi anlatıyor yazar. Aristokratların çoğu kitaplardan anladığım kadarıyla çalışmadan toprakları ve köylüler üzerinden para kazanıyorlar ve onu harcıyorlar. Bu ailenin de büyük bir vişne bahçesi vardır ve zamanında ondan para kazanmışlardı aileden de paraları vardır. Ancak hazıra dağ dayanmaz atasözü gerçekleşir ve aile de hesapsız harcamalarının sonucunda borçları çok artar . Bu borçlarını karşılayabilmek için de vişne bahçesi satılacaktır.

Beş yıldır evinden uzak  olan L. Andreyevna'nın çiftliğe gelmesi ile başlıyor kitap. Önce eşini sonra ise oğlunu kaybetmiş olan bu kadına ilk başta üzüldüm. Acı anılarının olduğu yere geri dönmek zorunda kalmıştır. Ancak tanımaya ve borç altındayken bile bahçeyi kurtarmaya çalışmak bir yana parayı hesapsızca nasıl dağıttığını görünce kızdım.  Her karakter kendine özgü sorunlar ve işler ile karşınıza çıkıyor . Kitabı bitirince normal diyebileceğim bir karaktere rastladığımı söyleyemem. Her biri ayrı telden çalan karakterler. Diyalogların bir kısmı da öyle . Karşılıklı konuşurlar fakat herkes kendi sorununu anlatır kimse karşısındakini dinlemez. Bu günümüzdeki diyaloglara da benzemiyor mu sizce ?

Tiyatro oyunu okumayı sevmiyorum ben aslında. Kurgu şeklinde düz yazılar tercihimdir. Vişne Bahçesi'ni okurken bir rahatsızlık duymadın ve sevdim kitabı . Yine de ilk tercihim değil hala tiyatro oyunları . Bu nedenle kitabı kızıma hediye edip onun kitaplığına vereceğim. O seviyor tiyatro oyunlarını okumayı .






Vişne Bahçesi Kitabın Adı :Vişne Bahçesi
Yazar : Anton Çehov
Yayınevi :İş Bankası Kültür Yayınları
Orjinal adı :Vişnevıy Sad
Çevirmen : Ataol Behramoğlu
Sayfa Sayısı :104

Rusya'da 19. yüzyılın ortalarında toprak köleliği kaldırılmış, burjuvazi yükselişe geçmiştir. Vişne Bahçesi ülkede değişen toplumsal, politik ve ekonomik düzenin gerçekliğiyle yüzleşemeyen aristokrat bir ailenin dokunaklı portresidir. İçinde büyük bir vişne bahçesinin bulunduğu aile çiftliğinin borçlar nedeniyle satılması söz konusudur. Çiftlik sahiplerinin çocukluk anılarıyla birlikte, vişne bahçeleri de geçmişte kalmıştır artık. Yeni düzen karşısında kararlı davranıp mülklerini ellerinde tutmaktan acizdirler. Vişne Bahçesi, 1904 yılında Moskova Sanat Tiyatrosu'nda Stanislavski tarafından sahneye kondu. Çehov yapıtının "komedi, hatta yer yer fars" olduğunu vurgulasa da, Stanislavski oyunu "trajedi" olarak ele almakta ısrar etmişti. Stanislavski o güne dek aşırı duygusal olan Rus tiyatrosuna doğal ve gösterişten uzak bir anlatım getirmesiyle ünlenmiş olsa da, Çehov'un kendi oyunları için istediği yalınlığı ve doğallığı yakalayamamıştı.









Anton Pavloviç Çehov Kimdir?

 
Anton Pavloviç Çehov  29 Ocak 1860 Taganrog Rusya doğumludur. Babasının baskısı ile kilise korosunda ilahi söyleyen yazar, ticarette başarı sağlayamayan babasının yerine dükkan işleri ile de ilgilendiğinden lise eğitimi çok uzamıştır.

Bir süre Yunanlı çocukların devam ettiği yerel bir okulda okuyan Çehov, daha sonra on yıl boyunca lisede Yunan ve Latin klasikleri ile temel bir eğitim görmüştür. 1876 yılında babasının iflas etmesinin üzerine ailesi Moskova'ya göçtüğünde, kendisi bir ağabeyi ile beraber Tagangrog'da kalarak lise eğitimine devam etmiştir.

1879 yılında liseyi bitiren Anton Pavloviç Çehov, Moskova'ya giderek tıp fakültesinde girdi, 1884 yılında da doktor oldu. Öğrenimi sırasında da ailesine katkı sağlamak için çeşitli dergilerde yazaılar yazdı.

Üniversiteyi bitirdikten sonra hekimliğe başlayan yazar, "Cerrahlık", "Cansız Ceset", "Kaçak" adlı hikayelerini bu dönemde yazdı. Hekimlik çok vaktini aldığında hekimliği bırakarak yazarlığa yöneldi. Yazarlığında hekimliğinin izleri görülmektedir.

Yazarın en ünlü öyküsü olan Altıncı Koğuş 1892 yılında yayınlandı. 1894 yılının bir bölümünü yurtdışında geçirmiş ve vereme yakalanmıştır. Tedavi için Kırım'a giden Anton Pavloviç Çehov, 1895 yılında "Martı" oyununun ilk versiyonunu yazdı.

Anton Pavloviç Çehov'un bütün yapıtları ölümünden 40 yıl sonra 20 cilt halinde yayınlanmıştır. Bu yayının 8. cildinde Çehov'un sayısı birkaç bine ulaşan mektupları yer almaktadır. Anton Pavloviç Çehov, 15 Temmuz 1904 yılında Badenweiler, Almanya'da hayatını kaybetti.
                                                     

4/08/2020

Çingene - Ahmet Mithat Efendi

Nisan 08, 2020 0 Yorum
Çingene - Ahmet Mithat Efendi

   Ahmet Mithat Efendi'nin okuduğum üçüncü kitabı Çingene. Felatun Bey ve Rakım Efendi , Şeytankaya Tılsımı okuduğum diğer kitapları . Felatun Bey ve Rakım Efendi yıllar önce ödünç alıp okuduğum kitaplardandı bu nedenle blogumda henüz yorumu yok. Yakınlarda kitabı satın aldım tekrar okumak için ancak kitabı görsele eklemeyi unuttum !!!!

  Çingene de Şeytankaya Tılsımı gibi ince bir kitap ve günümüz Türkçesi ile yayımlandığı için çok rahat okunuyor. Yazarın kalemine de alıştığım için hiç zorluk çekmedim okurken aksine eski bir dosta kavuşmuş gibi oldum.

Ahmet Mithat Efendi'nin yarattığı karakterler ile Osmanlının son zamanlardaki beyzadelerin yaşamına da göz atmış oluyoruz . Genellede arkadaşları ile eğlencelere giden , kitap okuyan karakterler . Ancak bu karakterlerin çoğunun çalıştığını görmüyoruz. Bu değirmenin suyu nasıl dönüyor diye okurken aklıma gelince bir de bakıyorum ki mirasyedi oluyorlar. Ya da kira gelirleri ile geçiniyorlar.  Bu tarz yaşam sürenlere biraz eleştiri yaptığımı itiraf ediyorum okuma süreci boyunca.

Kitapta bir beyzade olan Şems Hikmet 'in bir çingene kızını eğitme isteği ve bu çabası ile yaptıklarını konu alıyor.  On altı yaşındaki çingene kızı olan Ziba çok güzeldir ayrıca da öğretilenleri hemen kavrayarak uygulayabilmektedir. Şems Hikmet ilk görüşte etkilenmiş ve bu kızı eğiterek bir hanımefendi yapmak istemiştir. İçin için kızı sevse de bunu ilk başta kendisine dahi itiraf edememiştir. Muhiti ve ailesinin böyle bir  kızı kabul etmeyeceğini  bilmektedir.

Kızı ailesinden alıp bir hanımın yanına yerleştirir. Ona hem nasıl davranılması gerektiği öğretilecek hem de musiki eğitimi alacaktır. Kızın sesi de çok güzeldir...

Statü farkları nedeni ile insanların birbirlerine nasıl davrandıklarına değiniliyor kitapta. Kendi seviyesinden görülmeyen bir kızın nasıl görüldüğü ve o kızla birlikte olmak için sevginin nasıl da yetersiz kaldığı ya da toplum tarafından yetersiz olmak zorunda bırakıldığı anlatılıyor . Karşısındaki kızın en ufak bir hatasında olabilir denileceği yerde hemen çingene olmasına bağlanması insanların nasıl da ön yargılı davrandıklarını gösteriyor .

Hızla biten kitabın sonunda her iki taraf için de üzüldüm. Sonuç olarak kitapta vurgu yapılan nokta son pişmanlığın fayda etmeyeceğidir. Ölümlü dünyada ileriyi düşünerek ve neler olabileceğini göz önünde bulundurarak hareket etmeliyiz.





Çingene
Kitabın Adı :Çingene
Yazar :Ahmet Mithat Efendi
Yayınevi :İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı :104


Ahmet Mithat Efendi Çingene adlı romanında genç bir beyzadenin güzel bir Çingene kızına aşkını anlatırken konuyu Tanzimat döneminin temel düşünsel eksenlerinden medeniyet ve medenileşme kavramları çerçevesinde ele alır. Eser Çingene sevgili dışında, Hintli bir öğretmen ve Ermeni bir ressamın da dahil olduğu, etnik açıdan heterojen bir çevre içinde kurgulanır. Genç ve zengin Istanbul beyefendisi ile güzel ve yoksul Çingene kızının toplumsal konumlarındaki zıtlık eğitimle, medenileşmek suretiyle aşılabilir mi tartışmaları sürerken o dönemde Çingeneler hakkındaki kimi yanlış önyargılar da yazar tarafından sorgulanır.








Ahmet Mithat Efendi Kimdir?

Ahmet Mithat Efendi (1844-1912) Tanzimat devrinin önde gelen yazarlarındandır. Gazetecilikle başladığı yazı hayatına hikâye ve roman yazarlığını da ekleyerek çeşitli alanlarda sayısı yüz elliyi bulan eser kaleme almıştır. Yazıyı halkı eğitmek için bir araç olarak gördüğünden ansiklopedik bilgilerle dolu eserlerinde okuyucuyla daima diyalog halindedir. Sofya’da Tuna gazetesinde önce yazar, daha sonra başyazar olarak gazeteciliğe adım atar. Mithat Paşa’yla gittiği Bağdat’ta ressam Osman Hamdi Bey, Muhammed Zühavi ve Şirazlı Bakır Can Muattar gibi isimlerin de bulunduğu oldukça geniş kültürlü bir çevreye girerek Batı ve Doğu kültürleri üzerine bilgisini derinleştirir. Tahtakale’deki evinde kendi matbaasını kurup kitaplarını yayımlamaya başlar. Bir yandan da yayımladığı Devir, Bedir, Dağarcık, Kırkambar gibi gazete ve dergilerle gazeteciliğe devam eder. Yazılarından dolayı Abdülaziz yönetimi Namık Kemallerle birlikte onu da sürgüne gönderir. Üç yıl süren Rodos sürgününde çocuklar için bir okul açarak ders vermeye başlar ve ilk romanlarını yazar. İstanbul’a döndüğünde çeşitli memuriyetlerde bulunur ve Türk basın tarihinin en uzun soluklu gazetelerinden Tercüman-ı Hakikat’i kurar. Hemen her konuda, üstelik yeni tekniklerle de yazan Ahmet Mithat’ın seçme eserlerine Türk Edebiyatı Klasikler Dizimizde yer vermeyi sürdüreceğiz.

Ahmet Mithat Efendi'nin Okuduğum Diğer Kitapları :

* Şeytankaya Tılsımı

* Felatun Bey ve Rakım Efendi


                                                     

3/06/2020

Şeytankaya Tılsımı - Ahmet Mithat Efendi

Mart 06, 2020 1 Yorum
Şeytankaya Tılsımı

Ahmet Mithat Efendi , Tanzimat sonrası edebiyatımızın önemli yazarlarından birisidir. Avrupa edebiyatının önemli bir çok eseri Ahmet Mithat Efendi tarafından tercüme edilmiştir. Edebiyat felsefesi üzerine makaleler yayımlayan yazar , Türk romancılığının ilk dönem örneklerini vermiştir.

  Şeytankaya Tılsımı  , Fransızca bir hikayeden esinlenerek yazılmıştır ancak hangi kitaptan esinlenildiğine dair bir bilgi yoktur . Roman önce Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika edilmiş ve 1890 yılında Ahmet Mithat Efendi'ye ait olan Kırkambar Matbaası'nda kitap olarak basılmıştır.

İtalya'nın dağlık bölgesinde geçen kitap için karışık bir aşk hikayesi denilmektedir . Bir aşk hikayesinden çok insanların batıl inançları ve hurafelerin sonuncu başlarına gelenler ve her durumda bu işten karlı çıkanlar anlatılmakta ve aslında bir nevi yerilmektedir .

 Kitabı okurken son zamanlarda televizyonlarda çok gördüğümüz olaylar gözümde canlandı . Eve gelip su isteyen ve ardından evde büyü var deyip evdekileri kandırıp altın ve paralarını çalıp kaçanlar . Hatta yakın zamanda evin bahçesinde gömü var ancak bunu alabilmek için dua edip namaz kılmak ve altınlarınızı vermeniz gerekir diyerek insanların tüm para ve altınlarını çalanlar gözümde bir bir canlandı . Bu da hurafeler ve insanların para hırsı  yüzünden olmadı mı????

  İnce bir kitap olduğu için konuya çok girmeyeceğim . Yoksa kitabı özetlemiş olurum ki sıkı kştap okuyucusu olan blog takipçilerim bana çok kızarlar. Yalnızca şunu söyleyebilirim ki yine bir aşk hikayesi , para sahibi olmak için bir sihirbazın sözlerine inanan bir çoban ve işleri karıştıran bir sihirbaz var .

Hurafeler ve inandıkları boş inançlar yüzünden başlarına gelenler dışında kitapta ilgimi çeken bir nokta daha oldu . Kitap İtalya'da geçmektedir : Kiliseden bahsedilir . bunlara tezat olarak " Allah ! Allah!" , " Allah göstermesin" , " ... senin edeceğin duayı Hak Teala Hazretleri mutlaka kabul eder " , "... Cenabıhakk'a tövbe edip ... " gibi cümleler yer almaktadır . Hristiyan bir bölgede geçmesine rağmen  böyle olmasını takdir etmiş Ahmet Mithat Efendi .

 Yazardan okuduğum ilk kitaptı . Günümüz Türkçesi ile yayımlandığı için okuması çok rahattı . Yazarın dili de eğlenceli geldi bana .

İnsan kısmı korktuğundan kurtulmaya ve umduğuna erişmeye gayet istekli bulunur . Eğitimin ışığıyla zihni ve gözü aydınlanmış olmazsa insanı korkutmak da kolaydır , hırslandırmak da!




Şeytankaya Tılsımı
Kitabın Adı :Şeytankaya Tılsımı
Yazar :Ahmet Mithat Efendi
Yayınevi :İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı :68


Ahmet Mithat Efendi Şeytankaya Tılsımı’nda gizemli bir aşk hikâyesini anlatırken batıl inançları da sebep olduğu sonuçlardan hareketle ele alır. Olayın Güney İtalya’da geçmiş olması medeniyetin çağdaş merkezi olarak değerlendirilen Avrupa’ya yönelik mesnetsiz hayranlığa örtük bir eleştiriyi de arka plana yerleştirir. Bununla birlikte eserin başında bir notla ŞeytankayaTılsımı’nı Fransızca bir hikâyeden yararlanmak suretiyle kaleme aldığını belirten Ahmet Mithat Efendi’nin yabancı bir tür olan romanın gelişmesi ve yerleşmesi için çeviriye verdiği önem şaşırtıcı değildir. Ancak Tanzimat döneminde uyarlanan veya yeniden yazılan kimi eserlerin ve yazarlarının ismen anılmaması pek yadırganmaz. Ahmet Mithat Efendi de Şeytankaya Tılsımı’nı yazarken yararlandığı eserin ve yazarının adını belirtmek gereğini duymamıştır.






Ahmet Mithat Efendi Kimdir?

Ahmet Mithat Efendi (1844-1912) Tanzimat devrinin önde gelen yazarlarındandır. Gazetecilikle başladığı yazı hayatına hikâye ve roman yazarlığını da ekleyerek çeşitli alanlarda sayısı yüz elliyi bulan eser kaleme almıştır. Yazıyı halkı eğitmek için bir araç olarak gördüğünden ansiklopedik bilgilerle dolu eserlerinde okuyucuyla daima diyalog halindedir. Sofya’da Tuna gazetesinde önce yazar, daha sonra başyazar olarak gazeteciliğe adım atar. Mithat Paşa’yla gittiği Bağdat’ta ressam Osman Hamdi Bey, Muhammed Zühavi ve Şirazlı Bakır Can Muattar gibi isimlerin de bulunduğu oldukça geniş kültürlü bir çevreye girerek Batı ve Doğu kültürleri üzerine bilgisini derinleştirir. Tahtakale’deki evinde kendi matbaasını kurup kitaplarını yayımlamaya başlar. Bir yandan da yayımladığı Devir, Bedir, Dağarcık, Kırkambar gibi gazete ve dergilerle gazeteciliğe devam eder. Yazılarından dolayı Abdülaziz yönetimi Namık Kemallerle birlikte onu da sürgüne gönderir. Üç yıl süren Rodos sürgününde çocuklar için bir okul açarak ders vermeye başlar ve ilk romanlarını yazar. İstanbul’a döndüğünde çeşitli memuriyetlerde bulunur ve Türk basın tarihinin en uzun soluklu gazetelerinden Tercüman-ı Hakikat’i kurar. Hemen her konuda, üstelik yeni tekniklerle de yazan Ahmet Mithat’ın seçme eserlerine Türk Edebiyatı Klasikler Dizimizde yer vermeyi sürdüreceğiz.


                                                     

12/26/2019

Karamazov Kardeşler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Aralık 26, 2019 6 Yorum
Karamazov Kardeşler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

" ... Karamazovluk şöylece özetlenebilir: Şehvetli , kâr düşkünü ve akıldan sakat insanlar ... "

  Dünya ve Rus edebiyatının unutulmaz yazarlarından birisidir Dostoyevski. Yazarın hayatından önemli kesitleri taşıdığı söylenen roman yaklaşık 400 bin kelimeden oluşmaktadır . Dostoyevski'nin son yazdığı romandır Karamazov Kardeşler . İki yıl gibi bir sürede yazılmıştır kitap . Karamzov Kardeşler  yayımlandıktan dört ay sonra yazar hayata gözlerini kapamıştır .

  Dostoyevski uzun tahlilleri ile okuması zor bir yazardır . Okumak için biraz sabırlı olmak ve  aceleye getirmemek gerekiyor . Bunun için kafanızın rahat ve acelenizin olmadığı bir zamanı tercih etmelisiniz.

Karamazov Kardeşler adından da anlaşılacağı gibi kardeşleri ve onların babalarını anlatıyor . Anlatılanlar sadece bunlar da değil tabii ki . Karamazov ailesinin etrafındaki insanlar da kitapta uzun uzun anlatılıyor . Bazen yazar kitapta uzun uzun anlatmak istemiyorum diyor fakat bundan uzun nasıl yazılır bilemedim :))

İlk bölümde baba Karamazov anlatılıyor . Yaptığı iki evlilik sayesinde sermayesini oluşturan sonraları da faiz ile kurnazca parasını katlıyor . Şehvet , zevk , sefa düşkünü bir adan Fyador Karamazov . Tanrıya inancı olmadığı için sadece bu dünyayı düşünür . Belki de bunu için çocuklarına da bakmaz . Aslında baba olacak bir adam değildir Fyador Karamazov .

  Büyük çocuk Dimitri Karamazov da hayatı dolu dolu yaşayan zevk ve şehvet düşkünü bir insandır .

  İkinci çocuk İvan Karamazov isyankar birisidir. Hayatı , babasını , inancı sorgular .

  Üçüncü çocuk Alyoşa . Dini bütün  , mantıklı hareket eden birisidir . Romanda en fazla anlatılan ve en çok karşılaşılan karakterdir kendisi. Dostoyevski'nin genç yaşta ölen oğlu Alyoşa'yı romanda yaşattığı düşünülmektedir.

Bazı felsefeciler tarafından bu üç çocuk Dostoyevski'nin hayatının bir bölümünü temsil  etmektedir.

Benim okurken hissetliklerime gelirsem , kitabın ilk yarısı ağır ve sıkıcı bir okuma oldu benim için . Yazarın her bir karakteri uzun uzun anlatma çabası beni biraz yordu . Sırf ana karakterler değil yan karakterlerini  yorulmadan uzun uzun anlatıyor yazar.

Kitabın ikinci yarısında olaylar artmaya başlayınca biraz daha akar hale geldi kitap sonuna doğru ise elimden bırakamaz hale geldim.

Baba Fyodor Karamazov'u hiç sevmedim . Hem karakteri hem de çocuklarına karşı davranışları sebebi ile . Bir de oğlunun aşık olduğu kadına aşık olup onu tavlama çabaları ise beni kızdırdı . Belki sonunda olanları hak etmişti ancak bu durumda bile çocuklarının başına bela oldu .

Uzun tasvirler ve anlatımlar içinde boğulmadan konuya adapte olabilirseniz yazarın kelime aralarında verdiği mesajları kaçırmazsınız.

Dönemim Rusya'sı ,insanların yaşayış biçimleri , aile yapıları anlatılırken inanç sistemi de sorgulanıyor . Sadece bu da değil adalet sistemi de ele alınıyor kitapta.  Bir suçun cezası bu dünyada mı çekilmeli yoksa öbür dünyada mı? Yoksa ikisinde birden mi ? Belki de yazar ilahi adaletin farklı yollarla da olsa tecelli ettiğini anlatıyor bir noktada .

Aslında anlatmak istediğim çok nokta var fakat kitaptan ipucu vermek istemedim için nasıl anlatabilirim diye çok düşünüyorum. Ben kitabı okumadan önce kitabın son bölümlerinden bahsedenler oldu ki sonu bilinen bir yola çıktığımı hissettim ve sinir oldum . Yoldan alacağım keyfi azaltmış oldular. Bu nedenle bir kitaba başlamadan önce kitap hakkında konuşanlardan uzak durmak en iyisi.

  Uzun ve yorucu olduğu kadar da keyifli bir okuma süreci oldu benim için Karamazov Kardeşler. Kitabın içerisinde Bulgarlardan duydum diyerek Türkler hakkında olumsuz şeyler yazmış yazar. Bu yazdıklarını Türk düşmanlığı yüzünden olduğunu düşünüyorum. Yazarı ve kitabı ne kadar sevsem de bu bölümde yazılanları kınıyorum .

Karamazov Kardeşler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski



Karamazov Kardeşler Kitabından Alıntılar :

"Bir hayvan asla insan gibi zalim olamaz ;  böylesine ustalıklı , böylesine sanatsal bir zalimlik insanda olur sadece . "

" Onun aşkının bir saati , bir dakikası , rezaletin vereceği azap içinde geçen bütün bir hayata bedel sayılamaz mıydı ?"

"İnsanların kör amaçlarına ne kadar ters düşerse düşsün , doğada gülünç hiçbir şey yoktur."

" Puşkin hakkında söylediğine hak veriyorum . Gerçekten yetenekli bir adamsa ne diye sadece bacaklar üzerine yazmış ?"

"Ya gerçekten yoksa Tanrı ? Ya bu düşünceyi insanların yarattığını söyleyen Rakitin haklıysa ? Tanrı yoksa , yeryüzünün de , evrenin de başı insan demektir . Mükemmel ! Yalnız Tanrısız erdemli olabilir mi insan? "

"... başkalarında Hamlet'ler , bizde henüz Karamazov'lar var, o kadar !


"Yakınlarımı nasıl seveceğimi hiçbir zaman bilemedim. Bence özellikle yakınlarını sevmek, yabancıları sevmekten daha zordur."

"Hayattan pek çok şey öğrenen insanlar, neşeli ve masum kalamazlar."

"Bence cehennem, sevememekten doğan bir acıdır."

"İnsanları ezmemeli, eziyet etmemeli, hem yalnız insana değil, hiçbir canlıya yapmamalı bunu, nihayet hepsi Tanrı yaratıkları değil mi?"

"İnanır mısın kimseye acımaz oldum, akıllandım mı dersin?"

 "Bazı insanların düşmanlığı dostluktan daha yararlı olur."

" Hayattan korkmayın çocuklar ! İyi , doğru bir şey yaptığınız zaman hayat öyle güzel ki !"




Karamazov Kardeşler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Kitabın Adı :Karamazov Kardeşler
Yazar :Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Yayınevi : İş Bankası Kültür Yayınları
Orjinal adı :Братья Карамазовы
Çevirmen :Nihal Yalaza Taluy
Sayfa Sayısı :1016


Dostoyevski, yaşamının son yıllarında başyapıtı Karamazov Kardeşler'i tamamladığında, Rus yazınında 'felsefe düzeyinde roman-tragedya denen türün de temelini attığının bilincinde değildi. Dostoyevski'nin yaşam birikiminin tümünü ve sanat gücünün doruğunu içeren bu roman, gerçekte insanı insan yapan ne varsa, onlara adanmış bir destan niteliğini taşır. Yazar, hiçbir romanında "Karamazov Kardeşler"de olduğu denli insan ruhuna inmemiş, insanoğlunu bu denli kesitler biçiminde, içgüdülerinin ve istencinin tüm görünümüyle sergilenmiştir. Bir aileyi konu alan ve bir felaketler zinciri olarak gelişen olay örgüsü, bireysel öğelerin yanı sıra, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısındaki Rus toplumunu da geçirdiği sarsıntıların tümüyle, dünya edebiyatında bir eşi daha bulunmayan bir sanat aynasından yansıtır.



Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Kimdir ?

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, 11 Kasım 1821’de Rusya’nın başkenti Moskova’da doğdu.

Dostoyevski, Rus Edebiyatı’nın ve Dünya Edebiyatı’nın en önemli yazarlarından biridir. Eserleri yüzyıllar boyunca en çok okunan kitaplar arasındadır.

Özel bir okulda ve genellikle de evde eğitim gören yazar, annesinin 1837 yılındaki ölümünün ardından St. Petersburg’ta yer alan ve askerî mühendis yetiştiren bir okula başladı. Annesinin ölümünden iki sene sonra da babası beyin kanaması geçirdi ve hayatını kaybetti.

Askerî mühendis olarak mezun olan Dostoyevski, 1844’te bu görevinden istifa ederek kendini yazarlığa adadı. Yazarın ilk eseri, 1846 yılında yayımlanan “İnsancıklar” adlı novellaydı. Bu kısa roman, yazarın beklediği ilgiyi göremese de Dostoyevski’nin ilk kitabı olması nedeniyle bu eser, Dostoyevski kitapları arasında büyük bir öneme sahiptir.

Rusya’da o dönemde yaşanan Çarlık rejimi baskısına karşı yükselen direniş sesleri hakimdi ve Dostoyevski bir takım olaylara karıştığı düşünülerek tutuklandı ve hapse gönderildi; idamın kıyısından döndü ve Sibirya’ya sürgün edilen Rus yazarları arasına girdi. Bu dönem, yazarın edebî anlamda en önemli dönemiydi. Sürgün edilişi ve ölümün soğuk ve karanlık dokunuşundan son anda kurtulması, insanın kalbinin derinliklerine işleyen o değerli cümlelerin ve başyapıtların yazılmasına neden oldu.

Cezaevi ve sürgün yıllarının ardından er rütbesiyle yeniden askerî kimliğine bürünen Dostoyevski, zamanla Subay rütbesine erişti. 1857 yılında Mariya Dmitriyevna İsayeva ile evlendi.

Petersburg’a yerleşen yazar, burada Ezilenler’i ve Ölü Evinden Anılar’ı yazdı. Geçirdiği zor yıllar, sara nöbetleri, kumar bağımlılığı ve borç batağı yazarın son dönemlerinde yazdığı bir çok romanda ve novellada kendisini hissettirmekteydi ve yazar, Dünya klasikleri arasında da başyapıtlar olarak adlandırılan Yeraltından Notlar (1864), Suç ve Ceza (1866), Kumarbaz (1866), Budala (1868) ve Ecinniler (1872)’i bu dönemde yazdı.

Dostoyevski’nin sözlerinden biri olan “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık.” özdeyişi, realist roman türünün kökenini Rus toplumsal gerçekçi ve güldürü yazarı Gogol’ün Palto adlı kısa öyküsüne dayandırmaktaydı.

Dostoyevski, 1879’da Karamazov Kardeşleri yazdıktan üç sene sonra hayatını kaybetti. Cenazesinde on binlerce insan onunla birlikteydi. Dostoyevski, realizmin, psikolojik romanın ve felsefî nihilizmin öncülerindendi ve birçok sanatçıyı ve düşünürü etkiledi.

Ardından gelen kuşakların ve günümüzün okurları, düşünürleri ve yazarları hâlen tabutu ardından yürüyenler gibi takip etmektedir onu.




Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 'nin Okuduğum Kitapları :

Kumarbaz 

Ölü Evinden Anılar

Budala

Suç ve Ceza

Beyaz Geceler

İnsancıklar

Yer Altından Notlar


                                                     

12/21/2019

Kumarbaz - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Aralık 21, 2019 2 Yorum
Kumarbaz

   Dünya ve Rus Edebiyatının usta isimlerindendir Dostoyevski. Yaptığı uzun ve derinlemesine betimlemelerle ünlü olan yazarın kitaplarını okumak büyük bir sabır ister zira birçok okuyucu bu tasvirler yüzünden sıkıldığını söyleyip kitapları yarım bırakırlar ya da okumaya cesaret edemezler.

    Kendisi de kumar bağımlısı olan Dostoyevski bu kitabında kendisinden esinlenmiştir ve baş karakterde kendisinden izler bulabiliriz okurken . Kumar borçlarını ödemek için 20 günde yazmıştır Kumarbaz'ı yazar . Kumarbaz'ın telif ücreti ile de kumar borcunu ödemiştir.

 Kitap Rusya dışında , Avrupa'da geçer . Yazarın Avrupalılardan ve avrupa ülkelerinden bahsederken Rusya'yı ve Rusları ön plana çıkardığı okurken dikkati çekiyor. Dostoyevski'nin diğer milletlere olan bu tavrı beni pek de şaşırtmadı doğrusu . Yazarın bir Türk düşmanı olduğu da biliniyor zaten .

Fransız hepimize karşı son derece kibirli ve lakayt davranıyordu . Tıpkı atasözündeki gibi : " Domuzu yemeğe çağırırsan masaya ayaklarını koyar . "

  Kitapta kumar tutkusu ve bu tutku için göze alınanlar hatta aşktan bile önde tutulduğu anlatılıyor . İster bağımlılık deyin ister saplantı , kumara olan düşkünlük sadece bireye değil çevresindekilere da zarar veriyor.

 Bir generalin yanında öğretmenlik yapan Aleksey İvanoviç başkarakter kitapta. Olayları onun anlatımı ve onun tahlilleri ile okuyoruz. Bir de büyükanne var ki kitapta dillere destan . En komik bölümler  onun olduğu bölümlerdi.

  Kitap bitince bu bağımlılığın insanları ne hale getirdiğini bir kere daha düşündüm. İnsan nasıl bu kadar irade kontrolünü kaybeder ??? Belki bu sefer kazanırım diyerek bütün malını mülkünü kaybeden insanlar var. Ne demişler sonunda kazanan hep kasa olur !!!!!





Kumarbaz -Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Kitabın Adı : Kumarbaz (Genç Bir Adamın Notlarından )
Yazar :Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Yayınevi :İş Bankası Kültür Yayınları
Orjinal adı :Игрок (из записoK  молодого человека )
Çevirmen : Koray Karasulu
Sayfa Sayısı :192

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1821-1881): İlk romanı İnsancıklar 1846'da yayımlandı. Ünlü eleştirmen V. Byelinski bu eser üzerine Dostoyevski'den geleceğin büyük yazarı olarak söz etti. Ancak daha sonra yayımlanan eserleri çağımızda edebiyat klasikleri arasında yer alsa da o dönemde fazla ilgi görmedi. Yazar 1849'da I. Nikolay'ın baskıcı rejimine muhalif Petraşevski grubunun üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Kurşuna dizilmek üzereyken cezası sürgün ve zorunlu askerliğe çevrildi. Sibirya sürgününden sonra yazdığı romanlarla tekrar eski ününe kavuştu. Dostoyevski Kumarbaz'da tutkulu bir aşkla kumar tutkusunu bir arada anlatırken insan ruhunun derinliklerini büyük bir güçle sergilemiştir.



Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Kimdir ?

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, 11 Kasım 1821’de Rusya’nın başkenti Moskova’da doğdu.

Dostoyevski, Rus Edebiyatı’nın ve Dünya Edebiyatı’nın en önemli yazarlarından biridir. Eserleri yüzyıllar boyunca en çok okunan kitaplar arasındadır.

Özel bir okulda ve genellikle de evde eğitim gören yazar, annesinin 1837 yılındaki ölümünün ardından St. Petersburg’ta yer alan ve askerî mühendis yetiştiren bir okula başladı. Annesinin ölümünden iki sene sonra da babası beyin kanaması geçirdi ve hayatını kaybetti.

Askerî mühendis olarak mezun olan Dostoyevski, 1844’te bu görevinden istifa ederek kendini yazarlığa adadı. Yazarın ilk eseri, 1846 yılında yayımlanan “İnsancıklar” adlı novellaydı. Bu kısa roman, yazarın beklediği ilgiyi göremese de Dostoyevski’nin ilk kitabı olması nedeniyle bu eser, Dostoyevski kitapları arasında büyük bir öneme sahiptir.

Rusya’da o dönemde yaşanan Çarlık rejimi baskısına karşı yükselen direniş sesleri hakimdi ve Dostoyevski bir takım olaylara karıştığı düşünülerek tutuklandı ve hapse gönderildi; idamın kıyısından döndü ve Sibirya’ya sürgün edilen Rus yazarları arasına girdi. Bu dönem, yazarın edebî anlamda en önemli dönemiydi. Sürgün edilişi ve ölümün soğuk ve karanlık dokunuşundan son anda kurtulması, insanın kalbinin derinliklerine işleyen o değerli cümlelerin ve başyapıtların yazılmasına neden oldu.

Cezaevi ve sürgün yıllarının ardından er rütbesiyle yeniden askerî kimliğine bürünen Dostoyevski, zamanla Subay rütbesine erişti. 1857 yılında Mariya Dmitriyevna İsayeva ile evlendi.

Petersburg’a yerleşen yazar, burada Ezilenler’i ve Ölü Evinden Anılar’ı yazdı. Geçirdiği zor yıllar, sara nöbetleri, kumar bağımlılığı ve borç batağı yazarın son dönemlerinde yazdığı bir çok romanda ve novellada kendisini hissettirmekteydi ve yazar, Dünya klasikleri arasında da başyapıtlar olarak adlandırılan Yeraltından Notlar (1864), Suç ve Ceza (1866), Kumarbaz (1866), Budala (1868) ve Ecinniler (1872)’i bu dönemde yazdı.

Dostoyevski’nin sözlerinden biri olan “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık.” özdeyişi, realist roman türünün kökenini Rus toplumsal gerçekçi ve güldürü yazarı Gogol’ün Palto adlı kısa öyküsüne dayandırmaktaydı.

Dostoyevski, 1879’da Karamazov Kardeşleri yazdıktan üç sene sonra hayatını kaybetti. Cenazesinde on binlerce insan onunla birlikteydi. Dostoyevski, realizmin, psikolojik romanın ve felsefî nihilizmin öncülerindendi ve birçok sanatçıyı ve düşünürü etkiledi.

Ardından gelen kuşakların ve günümüzün okurları, düşünürleri ve yazarları hâlen tabutu ardından yürüyenler gibi takip etmektedir onu.


Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 'nin Okuduğum Kitapları :

Karamazov Kardeşler 

Ölü Evinden Anılar

Budala

Suç ve Ceza

Beyaz Geceler

İnsancıklar

Yer Altından Notlar



                                                     

11/23/2019

Dava - Franz Kafka

Kasım 23, 2019 2 Yorum
Dava - Franz Kafka

   Milena'ya Mektuplar kitabı ile tanıştım Franz Kafka'nın kalemi ile. Sonra hayran olduğum Dönüşüm kitabını okudum. Dönüşüm ile kendisine  , anlatımına , kalemine hayran oldum Kafka'nın . Bu kadar hayran olduğum yazarın ismini çok duyduğum ve henüz okumadığım eseri Dava'yı aldım hemen . Aldım almasına da kitapta bir bölüm ancak okuyabildim. Kitap akmadı bir türlü , ben de dikkatimi tam olarak kitaba veremedim derken kitabı yarım bırakmak zorunda kaldım. Hiç sevmem böyle yarım bırakmayı fakat olmadı mıydı olmuyor işte. Zamanı daha gelmedi diyerek bir kenara bıraktım kitabı. Bu olayın üzerinden tam dört sene geçti. r Dava - Franz Kafka esene sonra kitaplığıma bakarken tekrar gözüme ilişti Dava. Belki zamanıdır diyerek aldım ve o zaman kitabı okuyamamış olan ben üç günde kitabı bitirdim ve üstelik de çok sevdim. Bir kitap size de uzak geliyorsa zorlamayın zamanı gelince okursunuz siz de ....

Kafka öldükten bir yıl sonra basılmış Dava. Yazıldığı dönemin ötesinde bazı evrensel sorunlara ve değerlere de değiniyor kitapta Kafka. Birçok inceleme okuyabilirsiniz bu eserle ilgili. Farklı görüşlere göre ve metnin altında anlatılmak istenenleri , imgeleri ele alıyorlar. Ben profesyonel bir yorumcu değilim. Bu yazıda tamamen kendi düşündüklerimi ve kitabın bana hissettirdiklerini yazıya dökmeye çalışacağım.

Kitaptaki baş karakterimiz Josef  K . . Kitap boyunca K. olarak geçiyor ve gerçek ismini öğrenemiyoruz. Bir sabah uyandığında tutuklandığını öğreniyor. Aynı bir sabah Gregor Samsa'nın böceğe dönüşmüş olarak uyanması gibi . Tutuklanıyor ancak hapse koyulmuyor. Davasının konusu da bildirilmiyor kendisine. Bu noktada okuyucu olarak kendimi K. nın yerine koyunca çok kolostrofobik hissettim. Kapana sıkışmış ve çıkamıyormuş gibi.  Tutuklandığınız söyleniyor , hakkınızda bir dava var üstelik de zor bir dava olduğu söyleniyor ancak ne neden tutuklandığınız  ne de davanızın konusu belli değil ....

  K. başta çok önemsemiyor olanları ve hayatına aynı rutinde devam ediyor. Arada dava aklına gelse de yanlışlık olmuştur deniliyor. Bir gün gelen bir telefona kadar . O telefonda haftasonu davanın görüleceği kendisine bildirilir. İşin ilginç yanı davanın saati söylenmez. Üstelik dava bir mahkeme salonunda da değil kenar mahallelerden birisinde bir apartman dairesinde görülecektir. Ne yargıcın davranışları normaldir ne de K. kendisini savunmak için söyledikleri. Sanki trajikomik bir olayı seyrettiğimi hissettim.

  Aslında Kafka'nın anlattığı ortam ve olaylar distopik bir ortamı anlatmaktadır . Dikkatli olarak okunduğunda ise sistemin çarpıklığını vurguluyor yazar . Adaletin sadece isimde kaldığı bir düzen !!! Tüm bu sıkıntıların ortasında ise stajer avukat ve yargıcın şehvete düşkünlüğü de vurgulanıyor. Gittiği yerdeki kadınların K. yı baştan çıkarma çabaları da çabası ...

Kitabı okumak isteyenler isminden yola çıkarak bir davanın anlatıldığını düşünmesinler. Bu kitap bir davadan çok daha fazlası . Josep K. nın bir nevi hayatı , kendisini sorgulaması ve çevresini eleştirel gözle incelemesi. Okuması kolay bir kitap demeyeceğim.  Zor bir kitap . Yeri gelip gülecek yeri gelip bunalacaksınız. Ama dediğim gibi kitabı zamanı gelince okursanız benim gibi büyük bir keyif alabilirsiniz.



Kitabın Adı :Dava
Yazar :Franz Kafka
Yayınevi :İş Bankası Kültür Yayınları
Orjinal adı :Der Prozess
Çevirmen : Gülperi Sert
Sayfa Sayısı :224



Dava yazılışından bir süre sonra dünya sahnesine çıkan, yurttaşlık haklarının askıya alındığı, bir sivil itaatsizlik imasının dahi zulümle karşılandığı totaliter rejimlere dair bir öngörü ve eleştiri olarak yorumlanır çoğunlukla. Nazi Almanya'sına dair bir "önsezi" barındırdığı söylenebilir belki. Erişilmez bir otorite tarafından yöneltilen ve ne olduğu hiçbir zaman açıklanmayan bir suçlamayla karşı karşıya kalan Josef K.'nın davasında, mahkemeye dinsel ya da metafizik bir otorite de atfedilebilir.

Kafka Dava'da suçu yalnızca bir eylem olarak tanımlamayıp zanlının "kötü niyeti"yle de ilişkilendiren ve suçtan çok suçluya odaklanan absürd bir hukuk sistemi paradigması inşa eder. Kuramsal olarak ortada yasadışı bir eylem olmaksızın suçu mümkün kılan bir sistemdir bu. Ancak Kafka suç, sorumluluk ve özgürlük üzerine yazarken bir sistem ya da doktrin ortaya koymaz, çözüm önermez. Okuru ister istemez içine çeken bu karanlık dünya tasavvurunun tartışmaya açık olmayan tek bir özelliği varsa, o da müphemliğidir.






Franz Kafka Kimdir ? 

Franz Kafka Yahudi asıllı Praglı yazar 3 Temmuz 1883 yılında doğdu. Liseden 1901 yılında mezun oldu ve ardından Prag’taki Karl-Ferdinand Üniversitesine girdi. Kafka, Hukuk tahsilli yazarlardan biriydi. Eserlerinde suç, özgürlük, yabancılaşma gibi dönemin edebiyatında sıklıkla işlenen temalara ve konulara değindi. Despot bir babası vardı ve Kafka’nın babasıyla ilişkisinin etkileri eserlerine yansımaktaydı. Kafka, 3 Haziran 1924’te 40 yaşında öldüğünde ardında birkaç eser bıraktı. Bu eserlerden en çok bilinenleri Dava, Dönüşüm, Şato ve Milena’ya Mektuplar adlı eserleriydi.

Kafka, yakın arkadaşı Max Brod’a eserlerinin hepsini yakmasını vasiyet etti. Kafka’nın vasiyetini yerine getirmeyen Max Brod, Kafka’nın dünya edebiyatında önemli bir konuma gelmesini sağladı.


 Franz Kafka'nın Okuduğum Diğer Kitapları :

Milana'ya Mektuplar 

Dönüşüm 

Aforizmalar



                                                     

8/29/2019

Silas Marner - George Eliot

Ağustos 29, 2019 1 Yorum

Silas Marner - George Eliot

    Her ayın on beşinde yaptığımız #1nobel1klasik etkinliğinde ağustos ayı kitabımız Silas Marner idi . Kitabı hızla okumama rağmen yorumu yeni girebiliyorum . Biten kitaplarım bir yığın oluşturmaya başlayınca yorum girme zamanının  geldiğini anladım . Bu kadar bekletmem inanın tembellikten değil.  Bu dönem kafam öyle yoğun ki hakkıyla yorum yapamam diye beklemeyi tercih ettim .

George Eliot

  Mary Ann Evans 'ın George Eliot takma ismiyle yazdığı romanlardan bir tanesi Silas Marner.  1819 İngiltere doğumlu olan Mary Ann Evans Hristiyan bir toplumda yetişmesine karşın Ateist olmuştur.  81 yaşında hayata gözlerini kapatan Evans'ın romanları dışında şiirleri, bilimsel çalışmaları da bulunmaktadır . Dönemine göre hakkında söylenenleri ve çevresini önemsemeden evlilik dışı ilişkisini sürdürmesi de tarihe dipnot olarak geçmiştir .



    Silas Marner klasik bir kitap  olmasının haricinde İstanbul ziyaretimde canım Sema'mın hediyesi olduğu için çok değerli benim için.  Kitabı okuyan bazı arkadaşlar kitaba girmekte zorlandıklarını ve kitaba giremediklerini hatta biraz da sıkıldıklarını söyleseler de ben ilk sayfadan itibaren kitabı çok sevdim . Kitaptaki üslup , detaylar ve betimlemeler çok güzeldi.  Klasik bir eserden beklediğim hazzı tam olarak aldım kitaptan .

  Bir anlatıcının dilinden okuyoruz kitabı.  Dini bir toplulukta yaşayan Silas Marner hırsızlık ile suçlanır . Üstelik suçu üzerine yıkan  en yakın arkadaşı , üstelik de aynı evi paylaştığı kişidir . Bu olaydan kısa süre sonra nişanlısı da ondan ayrılır ve onu sırtından vuran arkadaşı ile evlenir . Suçsuzluğunu ispat edemediği gibi kasabadan da sürülür .





   Farklı bir kasabaya yerleşip burada dokumacılık yapmaya başlar.  Kimse nereden geldiğini bilmemektedir.  Sadece işine yoğunlaşır , insanlara ve dine güveni kalmamıştır.  Yıllar boyunca parasını biriktirir ve günün birisinde evine giren birisi paraları çalar.  Bu olayın üzerinden çok geçmeden de evine sığınan küçük bir kızı yanına alır ve baba-kız olarak yaşamaya başlarlar ...

 Okurken Silas Marner karakter özellikleri bakımından kızdığım birisi olsa da başına gelenler yüzünden yaşadıklarını ve insanlara karşı kuşkucu olmasını anlayabiliyorum . Bu yalnız adamın çok iyi bir baba olduğunu görmek de beni mutlu etti.  Dostluk ve yardımlaşma kadar sırtından bıçaklanmayı , para ve unvan derdinin nelere sebep olduğunu yazan Evans  dini ve dini kullanan insanları da eleştiriyor kendi tarzında.

  Bittikten sonra düşündüren ve damakta nefis bir tat bırakan bir kitap oldu Silas Marner .





Silas Marner
Kitabın Adı : Silas Marner
Yazar : George Eliot
Yayınevi : İş Bankası Kültür Yayınları
Orjinal adı : Silas Marner
Çevirmen : Fadime Kahya
Sayfa Sayısı :240


George Eliot (1819-1880): Asıl adı Mary Ann Evans olan yazar, Wallingstons'da okudu, iyi bir eğitim aldı. The Westminster dergisinde çalıştığı yıllarda çeviriler yaptı, eleştiri yazıları yazdı. Eliot'ın din ve felsefe konularına ilgisi öğrencilik yıllarında başladı. İnce bir mizahla örülü kötümser bir gerçekçilik ve sık karşılaşılan dinsel motifler eserlerinin başlıca özelliklerindendir. Gündelik yaşamı gerçekçi ayrıntılarla yansıttığı romanlarında Victoria döneminin bütün sosyal sınıflarından kişiler yer alır, iç içe gelişen konular, karşıtlık ve paralellikle birbirini güçlendirir. George Eliot, psikolojik çözümlemelere verdiği önemle çağdaş romanın gelişimini etkileyen belli başlı yazarlar arasında yer almıştır. Özlü anlatımı ve yapısal yetkinliği ile dikkati çeken Silas Marner yazarın en ünlü romanıdır.



                                                     

6/19/2019

Küçük Bir Sıkıntı - Mark Haddon

Haziran 19, 2019 1 Yorum
Küçük Bir Sıkıntı


İyi bir insan olmanın iki kısmı olduğunu düşündü. Bir kısmı diğer insanları düşünmekti. Diğer kısmı da diğer insanların ne düşündüğünü umursamamaktı.

Süper İyi Günler kitabı ile adından sıkça söz ettiren Mark Haddon'un yeni kitabı Küçük Bir Sıkıntı. 15 yaşında otizmli bir genci anlattığı kitabı Süper İyi Günler'i ben de okumuş ve çok sevmiştim. Yoğun bir tempoda olduğum için kitaba blogumda  yer verememiştim maalesef. İş Bankası Kültür Yayınları satış noktasında yazarın yeni kitabını görünce be nedenle hemen aldım. Okuyup sevdiğim kitabı referans noktası oldu benim için.

  Küçük Bir Sıkıntı' da bir aileyi iyisiyle  kötüsüyle ele alıyor yazar . George'u tanıyarak başlıyoruz kitaba . 57 yaşında emekli olmuştur George. Bahçeli evinde karısı Jean ile birlikte yaşamaktadır. Hobi olarak kendisine bahçede atölye inşa etmektedir. Karısı ile aralarında bir sorun yok görünmektedir. Dışarıdan bakanlar için mükemmel bir hayatları vardır . George'un bacağında bir lezyon keşfetmesi ile sorunlar yavaş yavaş kendisini göstermeye başlar .

  Aslında önemli bir olay değildir bu lezyon fakat George bunu kanser olarak niteler ve ölüm korkusu başlar. Öleceğini bilerek doğan ve büyüyen insanda bu ölüm korkusunu anlamak mümkün değildir. Kaçınılamayacak bu olaydan kaçmak için yaşamı kendine zehir edenden tutun da olmayacak işlere kalkışana kadar her çeşidine rastlamak mümkündür. İşte George da bu insanlardan bir tanesidir. Hele bu lezyonu yok etmek için yaptığını okuduğunuz zaman inanamayacaksınız.

  Bu dışarıya mükemmel izlenim veren ailenin iki de çocuğu vardır . Kate 'in bir çocuğu vardır ve ikinci evliliğini yapmak üzeredir. Kitap boyunca yer yer onların düğün hazırlıklarına da yer veriyor yazar. Ray , Kate'in müstakbel eşi. Aile Ray'e onay vermemektedir aslında. Kendilerine göre olmadığını , kaba saba biri olduğunu düşünürler. Aslında ima ettikleri kendilerinde düşük sınıfa ait olduğudur. Kitabı okudukça onların da aslında normal bir aile olmadığını ve kimseyi eleştirmeye hakkı olmadıklarını düşündüm.

Ailenin diğer çocuğu ise Ray. Farklı bir şehirde yaşayıp çalışan Ray bir eşcinseldir. Kendi içinde bile tam olarak bu durumu kabul edemediği için bazı sorunları vardır . Ailesi de bu durumu kabullenmiş değillerdir ve çevreye belli etmemeye uğraşmaktadırlar.

Eş ve anne Jean. O ise George'u , onun eski iş arkadaşı ile aldatmaktadır. Ne demişler aldatan kendini aldatır...

Dış görünüşü ile mükemmel olan bu ailenin içine girdikçe sorunlarını , yaşadıklarını trajikomik bir biçimde okuyoruz. Yer yer sıkıcı olan yerler olsa da genel anlamda düşündürücü , yazarın anlatım tarzı ile hızla okunan bir kitaptır. Kitabı orta seviyede buldum , Süper İyi Günler benim için yazarın en iyi kitabı hala.









Küçük Bir Sıkıntı
Kitabın Adı :Küçük Bir Sıkıntı
Yazar :Mark Haddon
Yayınevi : İş Bankası Kültür Yayınları
Orjinal adı :A Spot Of Bother
Çevirmen : Övgü Doğangün
Sayfa Sayısı :504


Elli yedisindeki George, konforlu bir emeklilik için hazırdır. Bahçeli, müstakil evinde küçük bir atölye inşa etmek, caz dinleyerek çizim yapmak, sorumluluklardan ve sorunlardan uzak bir emeklilik yaşamı... Ancak Katie, onun tekinsiz kızı, Ray’le evlenmeye karar verdiklerini açıklar. Bu ikinci evliliği olacaktır. İlk evliliğinden oğlu Jacob’la Ray çok iyi anlaşmaktadır. Ray beceriklidir, Ray güçlüdür ve Ray kültürsüz görünen bir adamdır. Bu yönüyle aile tarafından pek de arzu edilen bir damat değildir. Katie de emin değildir, ona karşı hissettiği aşk mı yoksa minnet duygusu mudur? Jean kızı “özgür ruh” Katie için endişelenirken, bir yandan soluk aldığı ve kendisini özel hissettiği gizli ilişkisini de sürdürür.

Ve bir gün George kalçasına yerleşmiş o sinsi lezyonla karşılaşır. Artık dünya onun için tepetaklaktır.
Süper İyi Günler’in yazarı Mark Haddon, aklını yitirmenin eşiğindeki karakterlerini onların bakış açısından incelemeyi sürdürüyor, edebi yazımını ve mizahı hiç elden bırakmayarak. Haddon kahkaha ve acıyla dolu, müthiş sürükleyici bir romana daha imza atıyor.


Mark Haddon Kimdir ? 

Mark Haddon
Mark Haddon, 1962 yılında İngiltere’de doğdu. Oxford Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı eğitimi aldı. Çeşitli yaş gruplarında zihinsel ve bedensel engelli insanlarla ilgili çalışmalar yaptı. Senaryoları ve illüstrasyonlarıyla da tanınan Haddon çocuk kitapları yazdı. 2003’te Whitbread, Guardian, Yılın Romanı ve Yılın Kitabı ödüllerini kazandığı Süper İyi Günler’in ardından Küçük Bir Sıkıntı’yla roman yazarlığını sürdürüyor.



Yazarın Okuduğum Diğer Kitapları :

Süper İyi Günler





                                                     

4/26/2019

İnsanın Esareti - W. Somerset Maugham

Nisan 26, 2019 5 Yorum
İnsanın Esareti


Bu ay instagramda yaptığımız #1nobel1klasik etkinliğinde İnsanın Esareti kitabını okuduk. 700 küsur sayfada oluşan kitap ilk bakışta gözümü korkutsa da yazarın kitap için yazdığı girizgahı okumaya başlayınca yazarın anlatım tarzı sayesinde kitabın akıp gideceğini anladım.

Yazar Maugham İnsanın Esareti için bir otobiyografi değildir fakat otobiyografik öğeler taşıyor diyor. Girizgah kısmında bu cümleyi okuyunca , başlamadan yazarın hayatını araştırdım. O da başkarakter Philip gibi anne ve babası öldükten sonra amcasının yanında yaşamıştır. İkisi de tıp fakültesine gitmiştir. Maugham'ın eşcinsel eğilimi vardır ve bir kızı hamile bıraktıktan sonra onunla evlenmek zorunda kalmıştır. Philip'in hayatında ise böyle detaylar yoktur ancak onun da hayatı çok parlak sayılmaz.

Bu kadar ön bilgiden sonra kitabın konusunu anlatabilirim. Çocukluk çağından olgunluk çağına kadar geçen bir sürede Philip’i , onun yaşamını ve hissettiklerini anlatıyor Maugham.

Dokuz yaşında tanışıyoruz Philip ile. Doğumunda ilk esareti ile tanışmıştır bile. Ortopedik bir engel olan "yumru ayak " ile doğmuştur. Küçük yaşlarda çok fark etmese bile ilerleyen yaşlarda onu birçok faaliyetten geri bırakacaktır.

İnsanın Esareti


Annesi ölüm döşeğinde iken başlıyor kitap. Onu son kez görüp öpmek isteyen annesinin yanına giderken ve sonrasında da soğukkanlı olacaktır. Çocukluğundan , olayları anlayamamasından diye düşünürken ilerleyen sayfalarda da Philip’in ben merkezci bir karakter olduğunu görüyoruz.

Bir rahip olan amcası ve yengesi onu yanlarına alırlar. Ailesinden çok fazla bir gelir kalmadığı için idareli kullanmak zorundadırlar. Hiç çocuğu olmayan yengesi "bir çocuk nasıl sevilir, bakılır , bilmiyorum " dese de kendi çapında çok sever Philip 'i. Onun için elinden gelenin en iyisini yapar. Philip de onu sevdiğini düşünse de arkasını döndüğü an unutur. Amcası ise soğuk ve duygusuz bir adamdır. Bir çocuk için gereken sevgiyi veremez .

Amcası gibi bir din adamı yapmak isterler Philip 'i. Bu nedenle yakınlarındaki bir yatılı okula gönderiler. Büyük bir inanç ile dine sarılan Philip ettiği dualara yanıt alamayınca dinden uzaklaşmaya başlar . Hayatı ve kendini sorguladığı bir aşamada okulu bırakarak dil eğitimi için Almanya'ya gider.  Orada tanıştığı arkadaşları sayesinde düşünceleri de değişir gelişir.  Aslında tek bir şey aynı kalır Philip’in ben merkezciliği.

Evine dönen Philip çalışmak için iş arayışına girişir.  Bundan sonrasında hayata atılmaya ve kendi yolunu bulmaya çalışan bir genç görsek de bu genç bizi kızdırır.  Hem rahat yaşamak istemektedir hem de iş yapmamak.  Kendi yolunu bulmaya çalışan bu genç aşkı da merak etmektedir.  Bu yolda karşısına da en az kendisi kadar ilginç karakterler çıkar.






  Bir noktada karaktere çok kızsam da kitabı bitirdiğim zaman aslında çok üzüldüm.  Anne ve babası ile sevgi dolu bir ortamda büyüse böyle birisi olur muydu?  Amcası sevgi gösterip  , sevgi ile yönlendirme belki bambaşka bir Philip ile karşılaşırdık.

  Yazar kitabın başlığını Spinoza'nın Ethica 'sından bir bölümden almıştır.  "İnsanın duygularını kontrol etmesindeki iktidarsızlığına ben esaret diyorum, onların kontrolü altındaki adam kendisinin efendisi değildir...bu nedenle önünde daha iyi olanı görmesine karşın sıklıkla daha kötü olanı takip etmeye zorlanır."

  Hızla okuduğum kitabı çok sevdim.  Neden en iyi 100 roman arasına girdiğini anlıyorum bitirdikten sona ve ününü kesinlikle hak ediyor.  Tavsiyemdir.  Ben de bu kitaptan sonra Ethica kitabını okuma listeme alıyorum .

İnsanın Esareti Kitabından Alıntılar :

" Eleştiri tamamıyla yıkıcıdır; herkes yıkabilir ama herkes yapamaz. "
" Belli ki hem erdemli hem inançsız olmak mümkündü. "
"Deha sürekli sıkıntıya katlanabilme kapasitesidir. "
" Evrenin tüm güçleri bir şeyi oldurup öldürmeye yönelmişken , olmuşla ölmüşe üzülmenin faydası yok "
" Daima bir seven , bir de sevilmesine izin veren vardır. "
" Yaşamanın tek yolu , öleceğini unutmaktır . Ölüm önemsizdir. "






İnsanın Esareti - W. Somerset Maugham
Kitabın Adı :İnsanın Esareti
Yazar :W. Somerset Maugham
Yayınevi :İş Bankası Kültür Yayınları
Orjinal adı : Of Human Bondage
Çevirmen : Tülin Er
Sayfa Sayısı :800


Somerset Maugham’ın başyapıtı olarak kabul edilen İnsanın Esareti, Modern Library’nin 20. yüzyılda İngiliz dilinde yazılmış en iyi yüz roman listesine dahil edilmiştir. Yazar, başlığını Spinoza’nın Ethica adlı yapıtının bir bölümünden aldığı romanında, gerçekle kurguyu iç içe geçirmiştir. Özyaşamıyla büyük ölçüde paralellikler taşıyan bu romanda, küçük yaşta öksüz kalıp akrabaları tarafından büyütülen, bir ayağı doğuştan sakat olan Philip’in uyum sağlamakta zorlandığı yatılı okul günlerinin ardından acılı olgunlaşma yıllarını anlatır. Önce muhasebec

iliği deneyen, daha sonra sanat eğitimine yönelen Philip, en sonunda Londra’da tıp eğitimine başlar. Orada onu yıkıma sürükleyecek ve hayatını altüst edecek bir aşk macerası beklemektedir.

W. Somerset Maugham  Kimdir ?


(1874 - 1965 )  İngiliz oyun, hikâye ve roman yazarı.
Paris'te doğdu ve on yaşına kadar bu şehirde yaşadı . Canterbury'deki Kings School 'da öğrenim gördü. Heidelberg'de bir yıl geçirdikten sonra Londra'daki ST. Thomas Hastanesi Tıp Okulu'na girdi ve 1897 'de mezun oldu . Ancak ilk romanı  Lambeth'li Liza'nın başarı kazanması üzerine edebiyata yöneldi . 1919'da yayımlanan Ay ve Altı Peni romancı olarak kabul görmesini sağladı . Onu genç bir kadının ruhani uyanışının hikayesini anlattığı Boyalı Peçe izledi .   Bir diğer önemli yapıtı Bıçak Sırtı ise savaştan yeni çıkmış Amerikalı bir askerin terhis olduktan sonraki arayışlarını anlattı . 1927 yılında güney Fransa'ya yerleşen Maugham , hayatının sonuna kadar burada yaşadı.




                                                     

2/22/2019

Parma Manastırı - Stendhal

Şubat 22, 2019 3 Yorum

Parma Manastırı

"Hayat geçip gidiyor, karşına çıkan mutluluğa bu kadar zorluk çıkarma..."  

 Merhaba :)) İnstagramda her ayın on beşinde büyük bir grup olarak 1 Nobel 1Klasik etkinliği yapıyoruz. Şubat ayının etkinlik kitabı da Parma Manastırı idi. Stendhal'in okuduğum ikinci kitabı oldu Parma Manastırı. Daha önce yazarın Kırmızı ve Siyah kitabını okumuştum. Bu nedenle yazarın tarzına aşina olduğumu düşünüyordum. Bu kitabı yani Parma Manastırı'nı okumaya başlayınca ne kadar yanıldığımı anladım.


  Bir yazarın bir kitabını sevdiğimiz zaman hepsini seveceğimizi ya da tarzının hep aynı devam edeceğini düşünürüz fakat bu yanılgıdır. Bizim bile bir anımız bir anımıza uymazken bir yazarın hep aynı çizgide devam etmesini bekleyemeyiz. Her kitapta yazarın farklı bir yönünü keşfederiz aslında .

Parma Manastırı - Henri Beyle Stendhal


   Tolstoy 'un , olmasaydı  Savaş ve Barış 'ı yazamadım diye bahsettiği Parma Manastırı'nı  Balzac üst üste üç kez okumuş ve olağanüstü diye nitelemiştir. Bir mektubunda da "Elli yıldan bu yana yayımlanmış kitapların en güzeli" diye belirtmiştir bu hayranlığını. Balzac, onu göklere çıkarırken, pek çok eleştirmen yerin dibine batırmıştır  Stendhal 'i. Balzac'a yazdığı mektupta "Savunduğunuz bu kitabı altmış yetmiş gün içinde söyleyip yazdırdım," der Stendhal... Kitabın yazım süreci tam olarak 52 gündür.

Parma Manastırı , Fabrizio del Dongo isimli kahramanın hayatını anlatır bize. Fabrizio baş kahraman olsa de onun hikayesini anlatırken rönesans döneminde küçük bir prenslik olan Parma Prensliğinde yaşanan entrikaları , Waterloo Savaşını , dönem insanlarının yaşayış tarzları ve olaylara bakış açılarını anlatmaktadır. Fabrizio aslında sıradışı bir karakterdir. Kahraman olmaya hevesli ,özgürlüğüne düşkün , kendi düşünceleri içinde kaybolmuş birisidir aslında. On altı yaşında Napolyon'un ordusuna katılmak için yola çıkar. Aslında asker olmamasına rağmen karşılaştığı insanlardan akıl alarak , komutanlara rüşvet teklif ederek bir şekilde orduya dahil olur. Savaşın bir bölümünde bulunsa da sonra ordudan ayrılır. Farklı kimliklerle kaçar demek daha doğrudur. Çünkü onun hayalindeki gibi bir kahraman olamadan casuslukla suçlanıp hapse atılır. Farklı bir kimlikle hapisten kaçar o kimlikle orduda bulunur sonra kendisini kurtarmak için Parma'da yaşayan halası düşesin yanına gider. Evine dönemez çünkü abisi kendisini ihbar etmiştir ve artık kanun önünde suçlu birisidir. Düşes onun iyi bir eğitim almasını sağlasa da hep Fabrizio bildiğini okur. Benim elimde büyüdü dediği yeğenine bir süre sonra aşık olur Düşes. Fakat Fabrizio da farklı birisine aşıktır... Entrika , aşk , dram içerisinde ilerler kitap.

Parma Manastırı - Henri Beyle Stendhal


Kitaba başladığım zaman ilk otuz sayfada kitaba  girmekte çok zorlandım. Karakter bolluğunun yanı sıra dük , düşes , kont , markiz gibi unvan karmaşasının içerisinde konuya girmek gerçekten çok zor oldu. Sayfa otuzdan sonra kitap yavaş yavaş açılmaya başlasa da kitabı bitirmek gerçekten çok zorladı beni. Bugüne kadar okuduğum klasik eserler içerisinde en çok zorlandığım kitap Parma Manastırı oldu.  Hep felsefe kitaplarından beyin yakan kitaplar olarak bahsederdim. Bu kitap felsefe kitaplarını da aşarak beynimi tam anlamıyla yaktı. Bittiğinde kafa allak bullak olmuştu ve yorumu nasıl yapacağımı düşünürken buldum kendimi. Kitabı sündürüp yorum yapabilmem için detox amaçlı bir gerilim kitabı okumam gerekti :D

 Balzac bile kitabı üç kez okumuştur. Kim bilir kitabı tam anlamıyla çözebilmem için benim için de üç kez okumam gerekiyordur. Kitabı kesinlikle tekrar okumayı düşünüyorum fakat çok yakın bir tarihte değil.

Klasik kitap okumaya yeni başlayacaksanız bu kitapla başlamamanızı öneririm.






Parma Manastırı - Henri Beyle Stendhal
Kitabın Adı :Parma Manastırı
Yazar :Henri Beyle Stendhal
Yayınevi :İş Bankası Kültür Yayınları
Orjinal adı :La Chartreuse de Parme
Çevirmen :Bertan Onaran
Sayfa Sayısı :576


Fransız edebiyatında gerçekçilik akımının en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilen Stendhal’in Parma Manastırı romanı aristokrasisi, sarayları, tutkularıyla İtalyan ruhunun muhteşem bir portesini çizer. 1839 yılında yayımlandığı anda başyapıt olarak kabul edilmiş, başta Balzac olmak üzere edebiyat tarihi boyunca çok sayıda romancı tarafından övülmüştür.






Henri Beyle Stendhal:

Henri Beyle Stendhal Marie-Henri Beyle (23 Ocak 1783, Grenoble – 23 Mart 1842, Paris), daha çok mahlası Stendhal ile bilinen Fransız realist yazardır.

23 Ocak 1783’te Fransa’nın Grenoble şehrinde doğdu. Yedi yaşındayken annesini kaybedince babası ve halasıyla yaşamaya başladı. École Centrale’in matematik bölümünden birincilikle mezun olduktan sonra kuzeninin yardımıyla Harbiye Bakanlığı’nda göreve başladı. Asteğmen olarak İtalya’ya gitti. Askerliğe ısınamayıp bir süre Paris’te başıboş bir hayat yaşadı. Daha sonra Marsilya’da tacirlik, ithalat gibi işlerle meşgul oldu. Marsilya’dan sonra Paris’e dönüp levazım dairesinde işe başladı. Napoléon’un zafer alayıyla Berlin’e gitti. 1810 yılında sürveyanlığa yükselerek saraya takdim edildi. Polonya, Floransa, Roma, Napoli’yi gezdi. Napoléon’un Büyük Ordusu’yla Moskova’ya gitti. Moskova’nın yanışı ve Büyük Ordu’nun çekilişinden çok etkilendi. Bautzen Savaşları’na katıldı. 1830’da Trieste’ye, 1831’de Roma’nın kuzeyindeki Civitaveccia’ya konsolos tayin edildi. 1834’te Légion d’honneur nişanına layık görüldü. Bir yandan görevi gereği Avrupa’da dolaşırken, bir yandan da edebiyatla ilgilenmeye devam etti. 1815’te Vies de Haydn, de Mozart et de Métastase’ı (Haydn, Mozart ve Metastasio’nun Hayatları) yazdı. Stendhal mahlasını kullandığı ilk kitabı olan Rome, Naples et Florence’ı (Roma, Napoli ve Floransa) 1817’de yayımladı. Napoléon’un hayatını yazmaya başladı. 1819’da babasının ölümünden sonra Grenoble’a dönerek burada karşılıksız aşkı Mathilde Dembowski’ye ithaf ettiği Aşka Dair’i yazdı. 1823’te Romantik akımın ilkelerini ilan eden ve daha sonra Racine et Shakespeare (Racine ve Shakespeare) adıyla birleşecek olan iki eserden ilkini kaleme aldı. Vie de Rossini’yi (Rossini’nin Hayatı) yayımladı. 1827’de ilk romanı olan Restorasyon dönemi hikâyesi Armance’ı yayımladı. 1829’da İtalya’daki tecrübelerini aktardığı Roma’da Gezintiler kitabını yazdı. Ekim ayında Kırmızı ve Siyah’ı yazmaya başladı. Kırmızı ve Siyah 1831 tarihini taşısa da aslında 1830’da yayımlandı. 1834’de yarıda bırakacağı Lucien Leuwen’i yazmaya başladı. Kendi hayat macerasını anlatan Henry Brulard’ın Yaşamı’nı yazmaya başladı, fakat tamamlamadı. 1836’da Mémoires d’un touriste (Bir Turistin Hatıraları) adını taşıyan seyahat kitabını yayımladı. Le rose et le vert (Pembe ve Yeşil) adında tamamlayamayacağı bir romana başladı. 1838’de Parma Dükü Alexandre Farnèse’in gençlik hayatından esinlenerek roman haline getirdiği Parma Manastırı’nı yazdı. 1839’da Lamiel adlı romanı yazmaya başladı ancak bitiremedi. 1841 yılında sağlığı bozulmaya başladı. 22 Mart 1842’de felç geçirdikten bir gün sonra hayatını kaybetti.


                                                            Kozmokitap

Web sitemizdeki fotoğrafların, yazıların izin alınmadan kopyalanması, yayınlanması, alıntı olduğu ve kaynağı belirtilmeden bir takım amaçlar için kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırıdır. İzin alınmadan kopyalanan resim ve yazılarımızla ilgili dilekçe ve dava açma hakkımız saklıdır.