Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7/25/2021

İlk Yılların Ekmeği - Heinrich Böll

Temmuz 25, 2021 2 Yorum
İlk Yılların Ekmeği

  
Almanya'nın en tanınmış , en ünlü yazarlarındandır Heinrich Böll. 1917 yılında Almanya'da dünyaya gelmiştir. Hiç katılmak istemese de subay olarak askere alınmış ve buradan ayrılmak için elinden geleni yapmıştır . Savaş dönemini ve sonrasını , açlığı ve sefaleti birçok insan gibi kendisi ve ailesi de yaşadığı için çok iyi bilmekte bu nedenle de kitaplarında olduğu gibi yansıtmaktadır. 

  İlk Yılların Ekmeği , İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya'sında geçiyor . Tamirci olarak çalışan Fendrich'in bir gününü anlatıyor. Babasından Müller'in kızı Hedwig'in öğretmen olmak için oraya geldiğini ve onu karşılamasını söyleyen bir not alır sabah yataktan kalkar kalkmaz. İlk başta kendi çelişkilerini ele alır . Bekleyen müşteriler mi yaksa Hedwig'i karşılamak mı? Çok istekli değildir açıkçası . Kararsızlık içinde işlerini hallederken istasyona gider Hedwig'i karşılamaya . Hedwig'in onda uyandırdığı hisler sonucu bugününü ve geçmişini öğreniyoruz Fendrich'in.  Ailesini ve yaşadıkları zorlukları . Ekmeğe muhtaç oldukları yılları . Ekmek alabilmek için gizli gizli babasının kitaplarını satmasını ve aslında bu kitapların ne kadar değerli olduğunu sonradan öğrenince hissettiklerini. Açlık o kadar kötü bir şey ki babası onun bu yaptığını fark ettiği halde sesini çıkarmıyor ve sonrasında kendisi kitapları seçip satmaya başlıyor . Annesi ise hasta , hastanede. Onu ziyarete gittikleri zaman kendi yiyeceğini çocuğu için veriyor ve burada karısı ölen bir kocanın bir gün önce getirdiği yiyeceği bulamayınca ortalığı nasıl dağıttığını da yine sayfalar arasında okuyoruz. Açlık öyle bir şey ki karısının ölmesinin üzüntüsünün önüne geçiyor . 

İlk Yılların Ekmeği



  Fendrich çırak okulunu bitirince çamaşır makinesi tamircisi olarak çalışmaya başlıyor ve iyi de para kazanıyor . Ancak çektiği açlığı ve ekmek bulamamanın acısını hala içinde çekiyor . Bu nedenle mutlaka cebinde ekmek taşıyor . Geçmişte kendilerinden ekmeği kısan ve onlara çok gören patronlarının nasıl bolluk içinde yaşadığını ve onların halinden anlamadığını de aktarıyor. Bütün bu duygu ve düşünceler arasında Hedwig ve ona hissettikleri de var tabii. 

  Yirmi dört saatlik bir zaman dilimi içerisinde bize yılları ve acıları aktarıyor Böll. Yalnız bunu yaparken duygu sömürüsü yapmıyor. Bu tür kitapların çoğunu okurken aşırı duygusal bölümlerle karşılaşmaya alışanlar bu kitapta duygu eksikliği hissedebilirler . Yazar Heinrich Böll 'ün okuyucuya duygu sömürüsü yapmak , onun içini titretmek ve gözyaşlarını akıtmak gibi bir derdi yok . O olduğu gibi aktarıyor olanları . Sade anlatımı ve iki genç üzerinden işlenen konuda kapsamının çok ötesinde ve derininde duygular gizli . O ekmeği cebinde taşımasında , karısının dolabındaki eti bulamayınca etrafı birbirine katan adamın davranışlarında , ekmeksiz çorba içtikten sonra yolda mideleri mahvolan işçilerde , babasının kitaplarını gizli gizli satan çocuğun davranışlarında gizli bu duygular. 

   Hızla okunan , kısa bir kitap olsa da İlk Yılların Ekmeği boyutundan büyük anlamlar içeriyor bana göre. 





İlk Yılların Ekmeği
Kitabın Adı :İlk Yılların Ekmeği
Yazar Heinrich Böll :
Yayınevi : Can Yayınları 
Orjinal adı :Das Brot der frühen Jahre
Çevirmen :Zeyyat Selimoğlu
Sayfa Sayısı :112

İkinci Dünya Savaşı sonrası Alman yazarlarının en ünlülerinden biri olan Heinrich Böll, bu ünlü romanında, savaştan hemen sonra baş gösteren zor yıllardaki ekmek kavgasından bir kesit veriyor. Savaşın yıkıcı bir güçle sarsmış olduğu değerler ne olursa olsun, romanın baş kişisi, insanca yaşamak için zor yılları deneme, zorlama, üstesinden gelme çabası içindedir. Savaş sonrası Almanyasının yoksulluk ve güçlükler ortamında kendine nasıl bir yol seçecektir? Almanya'nın en bunalımlı dönemi ve bu ezici dönem içinde, bir şey istemeye, istemek için el uzatmaya alışmamış bir insanın var olma çabasıdır bu. "İlk Yılların Ekmeği" yazılış bakımından kısa tutulmuş, ama Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış ünlü yazarın en önemli romanlarından biri.










                                                     

3/20/2021

Kırmızı Zambak - Anatole France

Mart 20, 2021 3 Yorum
Kırmızı Zambak



Düşünürken kendini yalnız buluyor, yazarken yalnız. İnsan ne yaparsa yapsın, yeryüzünde yalnızdır.

    1921 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış olan Anatole France'ın en iyi on aşk kitabından birisi olarak kabul edilen eseri Kırmızı Zambak . Klasik geleneğinin önde gelen yazarlarından birisi kabul edilen Anatole France her türde eser vermiştir. Yapıtlarındaki olay örgüsünün zayıf olduğu gerekçesiyle eleştirilen France'ın canlı ve yaratıcı bir düş gücünden yoksun olduğu da öne sürülmüştür. 

  Kırmızı Zambak yazarın çalkantılı hayatından da izler taşımaktaymış ve yazarın tanıdığı bir kadından esinlendiği de söylenmektedir bu eser için. 

  Kitap, başlangıç kısmında kalabalık bir karakter tablosu ile karşımıza çıkıyor . Akşamları bazı evlerde toplanmak ve toplanan çevrenin kültürel ve ekonomik durumuna göre farklı sohbetlerde bulunmak o dönemin normal olaylarından bir tanesi.  Kitabımız üst sınıfı anlattığı için bizi karşılayan karakterler de bu sınıfa ait. 

  Bu toplantılarda yapılan sohbetler ekonomik , siyasi ve kültürel alanlarda olsa da ortak noktalardan bir tanesi de flört etmek . Evli kadınlar arasından de bu tür flörtler dönem Avrupa'sında çok normal karşılanıyor ve bazı kadınlar kendilerine flörtöz davranmayan erkeklere karşı şakayla karışık tepkilerini de belirtiyorlar. 

  Kırmızı Zambak'taki baş karakterimiz de Therese evli bir kadındır . Genç yaşta evlenmiştir ve kocası kitapta varla yok arası . Yazar çok fazla bahsetmiyor kocasından . Edindiğim izlenime göre de karısı ile ilgilenmeyen birisi.  Sevilmek ve ilgi görmek isteyen Therese kendisine bir sevgili bulur. 

   Burada bir nokta koymak istiyorum kitaba. Okuduğum orta çağa ait İngiltere'yi anlatan kitaplarda erkekler soyunu devam ettirmek için üst sınıfa ait çeyiz getirisi iyi kızlarla evleniyorlar . Evlenmelerinin tek amacı çocuklarının olası. Sevmek , her türlü konuda konuşmak ve fantezilerini tatmin etmek için de metres tutuyorlar . Bu her ne kadar bize göre normal bir davranış olmasa da o toplumun büyük çoğunluğu tarafından normal kabul edilen bir davranış.  Yine bu dönemler Fransa ve Rusya'yı anlatan kitaplara baktığımızda bu sefer kadınları ön planda görüyoruz ve sevgili edinen taraf kadınlar oluyor . Bu durumdan haberdar olan kocalar da oluyor , bir kısmı durumu kabul etmeyerek eşini kendi ve çocuklarından uzaklaştırırken bazı kocalar da görmezden gelmeyi tercih ediyorlar. Dediğim gibi bu tarz durumlar bana göre normal değil . Eminim bir çoğunuz aynı şeyi düşünüyorsunuzdur. O dönemde , o toplulukta bu tarz şeyleri normal kabul edenler varmış ve kitaplar, romanlar aracılığı ile bu davranışlarını yansıtmışlar. 

   Sevgilisinden ayrılan Therese sıkıldığını bahane ederek bir seyahate çıkar ve bu sefer daha fazla sevdiği aşık olduğunu düşündüğü birini bulur. Hisleri karşılıklıdır...

     Aşk bencildir . Evli bir kadına aşık olan erkek sonunda onu kocasından bile kıskanır. Burada Therese'yi sevdiğini söyleyen adam onu kocasından değil eski sevgilisinden kıskanıyor. Bu davranış bana çok saçma geldi. Her akşam kocasının yanına dönüyor kadın ve erkek bunu kıskanmıyor. Ya da herkesin bildiği bir şey kocasının kulağına gitmiyor ya da kuşkulanmıyor . Hayatın olağan akışına aykırı olaylar bunlar. Bunları neden anlatıyorum , çünkü bu kitap bir aşk romanı olarak geçiyor . Ancak ben bir aşk göremedim ortada. O hissi de alamadım !!!

    Dönem halkının düşüncelerini , davranışlarını , sosyolojik özelliklerini inceleyerek aktarmış yazar. Kitabın bu özelliğine bir şey demiyorum. Sade anlatım tarzı da güzeldi . Ancak kitabın başından itibaren konuya giremedim. Kitaptaki duyguları bana yansıtamadı yazar. Bir yazarın ödüllü olması ya da kitabının en çok okunan klasiklerin arasına girmesi onu sevmeniz için yeter mi??? Yetmiyormuş çünkü ben kitabı hiç sevmedim. 




Kitabın Adı : Kırmızı Zambak
Yazar : Anatole France 
Yayınevi : Can Yayınları
Orjinal adı : Le Lys Rouge 
Çevirmen :Tahsin Yücel 
Sayfa Sayısı :288

1921'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Fransız yazar Anatole France’ın yapıtları arasında Kırmızı Zambak’ın özel bir yeri vardır. Romana, Anatole France’ın çalkantılı özel yaşa­mının da yansıdığı, yazarın 1888’de tanıştığı Madam Arman de Cail­lavet’yle ilişkisinden esinlenmiş olduğu söylenebilir. Kırmızı Zambak, seçkinler ve sanatçılar çevresinde geçer, siyasal yaşamdan ilginç yüzler ve davranışlar, şaşırtıcı şairler ve sanatçılarla karşılaşırız. Ama özünde, dönemin Floransa'sında geçen bir aşk öyküsü anlatılır.

Çevirmeni Tahsin Yücel’in deyişiyle, tutkulu bir aşkın, birbiriyle da­ha yeni karşılaşmış iki insanda bilinçsizce doğup gelişerek bütün benliği, neredeyse bütün nesneleri sarması, sonra da hiç denecek bir nedenle yıkılıp gitmesi, Kırmızı Zambak’ın temel konusudur.








    Anatole France Kimdir?

 16 Nisan 1844 yılında Fransa'da dünyaya geldi. Bir kitapçının oğlu olan France çok küçük yaşlarda kitaplar ile tanıştı. Okuduğu okulda hümanist bir kültürle yetişti ve edebiyat ile ilgilenmeye karar verdi.

1900 yılından sonra toplumsal konulardaki düşüncelerini eserlerine yansıtan yazar, ilk kısa öykülerinden biri olan Tiyatroya da uyarlanan Crainquebille isimli 3 perdelik komdedidir.

Anatole France edebiyatın her alanında eserler vermiştir. İlk şiirini 1870 ilk anı kitabını 1885 ilk oyununu 1898 ilk eleştir kitabını ise 1869 yılında yayınlamıştır. 1921 yılında Nobel Edebiyat ödülüne layık görülmüştür. 12 Ekim 1924 yılında hayata gözlerini yummuştur.

                                                     

2/23/2021

Tom Amca'nın Kulübesi - Harriet Beecher Stowe

Şubat 23, 2021 3 Yorum
 
Tom Amca'nın Kulübesi

  Her ay instagramda yaptığımız #1nobelbirklasik okumalarımızda bu ay sıra Tom Amca'nın Kulübesi'nde idi. Kitap hakkında bilgi vermeden önce kitabı alım maceramı anlatayım size. Kitabı ilk önce netten kitap satan bir siteden sipariş vermiştim. Kitap stokta var görünmesine rağmen 4 gün sonra hala kargoya verilmemişti. Online müşteri temsilcisi ile görüşünde temin aşamasında dediler ve hala stokta var görünüyordu . Depo sistemi bozuk yanlış görünüyor orada dediler ve güvenimi zedeledikleri için siparişi iptal ettim. Şimdi de parayı iade almak için uğraşıp duruyorum , onlar gönderdik diyor banka gelmedi ... Sinir bir durum. Neyse ben de buradaki sahafa gittim oradan alayım diye. Kitabı aradım sahafta bulamadım , satıcıya "Can yayınlarından çıkan , kalın bir kitap olan Tom Amca'nın Kulübesi'sini arıyorum dedim. Verilen cevap ben size daha güzel olan başka bir kitap önereyim oldu. Yok ben onu arıyorum deyince alt katta dediler. Alt kattaki kitapları gezdiğim için olmadığını biliyordum ancak satıcının bir bildiği vardır diye alt kata indik ve bana kaçıncı sınıf için diye sordu !!!! Ben tekrar kendim için , can yayınlarından çıkan oldukça kalın bir kitap benim aradığım dedim. Yüzüme bakarak iş bankasından çıkan bizde yok dedi !!! Güler misin ağlar mısın misali , vesübhanallah çekerek sahaftan ayrıldım ve pdf versiyonunu satın alarak canım bilgisayarımdan okudum . 

   Kölelik karşıtı olduğu bilinen yazar Harriet Beecher Stowe , Hartford Female Seminary'de öğretmendir. Yazarın en çok bilinen kitabı Tom Amca'nın Kulübesi'dir . Bir kitap ve oyun olarak Amerika ve Britanya'da birçok kesime ulaşmıştır . Kitap 19.yy da İncil'den sonra en çok satılan kitaplar olmuştur . Tom Amca'nın Kulübesi Kuzeyde kölelik karşıtı güçleri harekete geçirirken güneydekileri de öfkelendirmiştir. 

   Kaçak kölelere yardım eden Harriet Beecher Stowe , 18 aylık oğlunu kaybettikten sonra fakir , çaresiz kölelere daha fazla sempati duyabildiğini söylemiştir. Haftalık kölelik karşıtı bir dergi olan The National Era'nın editörüne yazarak kölelik sorunu hakkında bir hikaye yazmayı planladığını söyleyerek "Özgürlük ve insanlık için bir kelime söyleyebilen bir kadın veya çocuğun bile konuşmaya mecbur olduğu zamanın geldiğini hissediyorum ... Umarım yazabilen her kadın sessiz kalmayacak." demiştir.  Bu sözlerinden bir yıl sonra da Tom Amca'nın Kulübesi bölümler halinde yayımlanmaya başlamıştır . Kitap köleliğin kaldırılması ile ilgili bir çok tartışmaya konu olmuştur ve kitap yayımlandıktan sonra da 300 bebeğe kitaptaki bir karakterin ismi olan Eva verilmiştir. 


“ÖLÜM! Böyle bir sözcüğe gerek olması ne garip!” dedi kendi kendine. “Böyle bir şey olması da... Hiç unutamadığımız bir şey. İnsan bir gün yaşıyor, sıcak, güzel, umutlarla dolu, istiyor, tutku duyuyor, ertesi gün tümüyle ve sonsuza dek gidiyor!”

  Kitabın yazılması ve yazar hakkında kısaca bilgi verdikten sonra kitabın konusuna ve hissettiklerime gelebilirim.   

  Oldukça kalın bir kitap olmasına rağmen  Tom Amca'nın Kulübesi yazarın sade ve akıcı anlatımı sayesinde akıp gidiyor ve nasıl bittiğini anlamıyorsunuz . Oldukça üzücü bir konuyu işlemesine rağmen olayları dramatize etmeden ve duygu sömürüsüne katmadan sakin bir şekilde aktarıyor okuyucuya.  

   Kitabın ismi Tom Amca'nın Kulübesi olsa da kitap bu kulübe ya da Tom Amca etrafında dönüyor . Aslında birçok ana ve yan karakter mevcut kitapta. Yazarın onlara verdiği başarılı rol sayesinde de hepsi kendi sahnesinde oldukça başarılı oluyor .   

  Köleliği ve tarihini gerek kitaplardan gerek filmlerden gerek de dizilerden az çok biliyoruz. İnsanlık tarihinin en utanılacak durumlarından birisi bu bana göre . İnsanları renklerine göre aşağılamak ve kullanmak . Onları insan gibi bile görmemek . Dokunmaya tiksinmek .... Bunları yapanların insan olduğunu söylemeye utanıyorum .    

  Tom Amca'nın Kulübesi paraya ihtiyacı olan bir çiftlik sahibinin çok sevdiği kölesini satmak zorunda(!) kalması ile başlıyor . Her türlü işini emanet ettiği , güvenilir ve sadık bu adam / köle Tom Amca'dır . Tom Amca evli ve çocukları vardır . Kendisi satılırsa karısı ve çocukları çifltik sahibinin olduğu için onlardan ayrılmak zorunda kalacaktır . Bu sahiplerin / beyaz adamların çoğunun umurunda mıdır? Onlar nasıl olsa zencidir ve gittikleri yerde unutur başka bir eş bulurlar. Düşüncenin saçmalığını görüyor musunuz ??? Bir annenin çocuğunu kollarından söküp alarak satmak ve onları birbirinden ayırmak nasıl bir vicdana sığar!! Onlarda beyazlardaki gibi duygu olmadığını düşünüyorlar ve çocukları arkasından acı çekip , farklı baş etme yolları aradıkları için de onlara kızıyorlar... Ben okurken ve yazarken bu tarz insanlara sinir oluyorum , Allah'tan yanımda değiller. Yoksa olanlara karışmazdım :))  Kölelere iyi davranan , onların hislerine kendi çaplarında değer verenler olduğu gibi onları sadece dayak ve kamçı ile idare edeceğini düşünenler de vardır .    

  Yazarın dindar bir aileden gelmesinin etkisini kitapta da hissediyoruz. Okuyucuya Hristiyan okurum diye sesleniyor bir yerde. Onun dönemindeki yazarlardan çoğu kitaplarından Hristiyanlığı ön planda tutmuş hatta misyonerliği benimsemişlerdir. Bunun haricinde Hristiyan olan ve İncil okuyup onun öğretilerini yapan kölelerin kötü davranışlarda bulunmayıp , sadık olacaklarına inanmaktadırlar. Bizdeki Allah korkusu yerine onlar Hristiyan olmak demişlerdir. Tom Amca'da Hristiyandır . İncili okuyup onun söylediklerini dinlemekte ve kaderci bir yapıyı benimsemektedir. Kadere inanmak bizde de olsa da insan kaderine yön vermek için de elinden geleni yapmalıdır . Yoksa kaderim bu deyip her türlü eziyete ve işkenceye de katlanmamalıdır. Tom ne kadar sevdiğim bir karakter olsa da bu kadar kaderci olması  beni sinir etti.  

  Bir de Eva var. Bir çocuk Eva. Annesinin tersine kölelerini insan gibi görüp , insan gibi davranan Eva. Yazar onu bazı konuşma ve davranışları ile azizlik mertebesine terfi ettirmiştir. Bu bölümde benim de üzülüp ağladığımı itiraf edeyim. Yazarın duygusal yazmadığını belirtmiştim. Üzülüp , ağlamam kitap yüzünden değil bu bölümleri okurken aklıma bir yıl önce kaybettiğim babamın gelmesi idi.   

  Kitabın  köleliğin kaldırılmasında etkili olduğu söyleniyor . Kölelik kaldırıldı her şey süt liman mı oldu dersiniz. Yıllarca beyazların oturduğu mahallelerde oturamadılar , Beyaz ile siyah evlenemedi , evlenenler toplumdan dışlandı ya da öldürüldü. Siyahi otobüsleri bile ayrıydı. Hatta aynı iş yerinde çalışsalar bile renkliler için tuvalet diye ayrı bir tuvaletleri vardı . Beyazların kahve içtiği sürahiden onlar koyamıyor onların ayrı sürahisi oluyordu . Bu konuyu ayrıntılı olarak anlatan Gizli Sayılar filmini izlemenizi öneririm. 

  Yaklaşık on yıl önce bir belgesel izlemiştim . Orada geleneksel yemeklerini yapıp sattıkları küçük bir lokanta işleten Siyahi bir bayan ile röportaj yapıyorlardı ve hala dışlandıklarını insanların onlara olan istemez tavırlarını anlatıyorlardı . 

  Yıl 2021 , tv de özellikle Amerika'da öldürülen silahsız insanları gösteriyorlardı haberlerde.  Bunların çoğunluğunun yine siyah ırktan olması bir tesadüf mü??   Sömürge ülkelerin bulunması da bir nevi kölelik bana göre. 

  Irkçılık davranışları da yine benzer kökenden gelen düşünceler ve uygulamalar .   İnsanlık birçok zorluktan geçerek bugünlere geldi ve hala önümüzde halletmemiz gereken birçok sorun var!!!


Tom Amca'nın Kulübesi
Kitabın Adı :Tom Amca'nın Kulübesi 
Yazar :Harriet Beecher Stowe
Yayınevi : Can Yayınları
Orjinal adı :Uncle Tom's Cabin; or, Life Among the Lowly
Çevirmen :Tülin Nutku
Sayfa Sayısı :499

Tom Amca’nın Kulübesi hem dünya edebiyatının klasiklerinden biridir hem de yarattığı toplumsal ve siyasi fırtınalarla ABD tarihine damgasını vurmuş bir romandır. Amerikan toplumunun kölelik konusundaki utanç verici tutumunu acımasızca yargılayan ve siyahların yaşadıkları acıları ayrıntılarıyla gözler önüne seren yapıt 1852’de yayımlandığında büyük tepki almıştı. Amerika’da kölelik kurumunun kaldırılmasında büyük rolü olduğu söylenen bu kitap köleliğin korkunçluğunu, ahlaki ve dinî açıdan yanlışlığını, özgürlüğü elinden alınmış insanın çaresizliğini dile getirir.

Yazıldığı dönemin koşulları içinde değerlendirilmesi gereken romanda yazar, köleliği beyazların sorunu olarak ele almış, kölelerin çektiklerini ön planda tutmuş, Tom Amca başta olmak üzere bütün zencileri ahlaklı, yumuşak huylu, inançla donatılmış kişiler olarak yansıtmıştır.








Harriet Beecher Stowe Kimdir? 

Harriet Beecher Stowe
Harriet Beecher Stowe 14 Haziran 1811 yılında ABD'de dünyaya geldi. Babası bir rahiptir. Harriet'in annesi Roxana yazar 5 yaşında iken ölmüştür. Öğrenimine Hartford'da başlamıştır. Öğretmenlik mesleğini seçmiştir. Hartford Kız Akademisinde Latince , İtalyanca ve Fransızca öğrenmiştir.

Ailesi Cincinnatti'ye taşındı. Burada ablasının açtığı okulda öğretmenlik yaptı. Köleliğin olmadığı bir yerdi burası. Burada kaçak köleler ile tanıştı. Kölelerin insanlık dışı yaşam koşulları hakkında bilgiler edindi. Çalıştığı dönemde bir yandan da yazarlık yapmaya başlamıştı.

Bir yarışmaya Ünde Lot isimli bir öyküsünü gönderir ve birinci olur. 1834 yılında Nisan ayında öyküsü dergide basılır. 1843 yılında yani okuz yıl sonra Mayflower isimli kitabında bu öyküsü yer aldı.

1851 yılında öyküsünün bir bölümünü bitirir. Washington'da Era isimli bir gazeteye yollar. Yazı işleri ise 3 ay boyunca yayınlanacak bir tefrika roman yapmasını ister. 1852 yılında çıkan Tom Amca'nın Kulübesi Amerikanın güneyinde köle sahiplerinin vahşetini anlatmaktadır.

Bu bir çok köle sahiplik karşıtı hareketini tetiklemeye neden olmuştur. Amerikanın kuzeyinde övgü ve saygı almış olmasına rağmen güneyin ağır eleştiriler almıştır. Hatta kitabın yasaklanmasına kadar gitmiştir. Harriet Beecher Stowe1 Temmuz 1896 yılında ABD'de 85 yaşında vefat etmiştir.
                                                     

2/10/2021

Foucault Sarkacı - Umberto Eco

Şubat 10, 2021 2 Yorum
Foucault-sarkacı



Foucault Sarkacı , Umberto Eco 'nun ikinci romanı. Benim de okuduğum ikinci kitabı. İlk olarak Gülün Adı  ile tanıştım kendisinin kalemi ile. Kurgu muhteşem olduğu gibi yazar bilgi birikimini de konuşturmuş aynı zamanda. O da Foucault Sarkacı gibi kalın bir kitaptı. İkisi arasındaki konu hariç en büyük fark onun okunmasının daha kolay olmasıydı.

Foucault Sarkacı 912 sayfalık kalın bir kitap . Bunun 848 sayfasını roman oluşturuyor. Kalan sayfalar ise sözlük , kaynakça ve dip notların olduğu bölüm. Kitapta geçen yabancı kelimelerin anlamları sayfanın sonunda değil kitabın sonunda yer alıyor bu da okumayı oldukça zorlaştırıyor .

Kitap bir çok türü içinde barındırıyor, yazara özgü bir tarz. Çevirmen Şadan Karadeniz 'in tabiri ile bir "ecoroman".

Kitaba başlayınca ilk bir - bir buçuk bölüm çok ağır ilerliyor. Sabırla okumaya devam ettikten sonra ise açılıyor. Oldukça yoğun bilgi yağmuru yüzünden beynim yanma noktasına geldi ve kitabın yarısında bir gün mola verdim. Araya hafif bir kitap alarak dinlendim ve bu kitabın devamı için beni motive etti, yenilendim. Kitap 600. sayfadan sonra daha da hızlandı ve kitabın tanıtımlarında bahsedilen gerilim bu sayfalarda yer alıyor.

Foucault Sarkacı

 

Bu kadar ön bilgiden sonra kitabın konusuna geleyim. Casaubon kitabımızın anlatıcısı. O , Belbo ve Diotavalli bir yayınevinde çalışırken Tapınak şövalyeleri , gül-haç kardeşliği hakkında araştırma yaparken ellerine bir belge geçer. Başta bu belgedeki eksikleri tamamlama üzerine araştırma ve tahmin yürütürken sonra bu iş bir oyuna dönüşerek geçmişi araştırmaya ve eksik kalan noktaları bazen sadece fikir yürüterek tamamlamaya çalışırlar. Başta bir oyun gibi başlasa da sonu farklı olacaktır.

Kitap boyunca farklı mekan ve yerlere götürüyor bizi Eco. Üç arkadaş ve araya katılan farklı kişiler ile geçmişe, ortaçağa uzanıyoruz. Burada sadece tapınak şövalyeleri ya da gül-haç kardeşliği değil, büyüler, medyumlar , kabala, Hristiyanlar, Yahudiler , Müslümanlar, cizvitler , haşhaşiler de yer alıyor. Ayrıca tarihe damga vurmuş bir çok isim de karşımıza çıkıyor : Barbara Cardland, Joyce, Proust, İbni Sina, Voltaire, Bacon, Shakespeare, Hitler , Hasan Sabbah... gibi.

Özellikle Bacon üzerinden birçok gönderme de yapılmış. Shakespeare 'in eserlerini ise kendi yazmadığı ima ediliyor yine kitapta.

  Kitabın başında müzede Foucault Sarkacının   bulunduğu yerde başlayan kitap sonunda yine aynı yerde bitiyor ve sarkaç ile kitabın bağlantısını en sonunda anlamış bulunuyoruz. 

Dediğim gibi çok yönlü bir kitap. Hangi konuyu açıp yazsam bilemiyorum. Kitabı okurken resmen bilgi bombardımanına tutulduğumu hissettim. Anlatılanların bir çoğunu duymuş ve okumuş olmam , bahsedilen yazarlar ve tarihi şahsiyetleri tanışmam benim için avantaj oldu.  Bilgi birikimime rağmen araştırdım ve notlar aldım . 

Kapsamlı ve güzel bir kitap olmasına rağmen bazı yerlerin uzatıldığını düşünüyorum .  Buna rağmen iyi ki okudum diyorum . Buna rağmen herkese tavsiye ederim diyemiyorum çünkü herkese hitap eden bir kitap değil. Kararınızı siz verin :))


Kitaba adını veren Foucault Sarkacı hakkında da kısaca bilgi vermek istiyorum: 

 Foucault Sarkacı, adını Fransız fizikçi Léon Foucault’dan alan, ilk defa deneysel olarak Dünya’nın kendi ekseni çevresinde döndüğünü kanıtlayan sarkaç düzeneğidir. 

Foucault sarkacı



Bir sarkacın asılma noktası değiştiği halde salınımı değişmediğini gözleyen Foucault, yeterince büyük bir sarkaç harekete geçirildiğinde, bunun salınım düzeninin değişmeyeceğini, fakat yerin, yani dünyanın hareket edeceği kuramını geliştirmiştir. Eğer dünya dönüyorsa, dünya ile birlikte sarkacı izleyen gözlemciler de dönecekler, buna karşın sarkacın salınım düzlemi hareketsiz kalacaktı. Bu nedenle sarkacın salınım düzlemi gözlemcilere göre yavaşça hareket ediyor gibi görünecekti. Gerçekte ise, gözlemcilerin dolaysız bir yolla izlemiş oldukları olay, dünyanın kendi etrafında dönmesinin bir sonucuydu.




Düşünceleri ile toplumda büyük bir ilgi uyandıran Foucault’ya imparator III. Napolyon, deneyini Paris’teki büyük kubbeli Panthéon binasında yapmasına izin vermiştir. Foucault, kubbenin ortasına 67 metrelik çelik telle 28 kg ağırlığında bir demir top asmıştır. Topun alt tarafına sivri bir uç takılarak, yere serili ince kum tabakasında, bu ucun bıraktığı izlerden yararlanarak, sarkacın salınım düzlemindeki değişimin gözlemciler tarafından izlenebilmesi sağlanmıştır.Bu tarihi deneyi izlemek için Pantheon’a büyük bir kalabalık toplanmıştır. Foucault’nun sarkacı hareket ettirmesinden bir saat önce, titreşim ve hava akımlarına engel olmak üzere, gözlemcilerin hareketsiz ve sessiz olmaları temin edilmiştir. Sessizce salınımına başlayan sarkacın salınım düzleminde, bir süre her hangi bir değişim gözlenmemiştir. Bu sessiz bekleyişin ardından gözlemciler, kumun üzerindeki izlerin yavaşça değiştiğini görmüşlerdir. Sarkacın salınım düzlemi gözle görünür biçimde dönmektedir. Bu topluluk, tarihte ilk kez dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğüne tanık olmuştur. 

Foucault’nun 1851’de, bu deney sırasında Pantheon’a yerleştirdiği bu sarkaç hala aynı yerde asılı durmaktadır.




  Dünya'daki pek çok kurum, müze ve laboratuvarlarda, Foucault sarkaçları bulunmaktadır. Hatta Güney Kutbu'nda da bir Foucault sarkacı bulunur. Türkiye'de Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi binasında, Ege Üniversitesi Rasathanesi'nde, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Gözlemevi'nde, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Gezegenevi'nde, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Bilim Deney Merkezi'nde, Ankara'da MTA'ya bağlı müzede ve Isparta Belediyesi Halı Kilim ve Etnografya müzesi'nde Foucault sarkacı bulunmaktadır.






Foucault Sarkacı

Kitabın Adı :Foucault Sarkacı
Yazar : Umberto Eco 
Yayınevi : Can Yayınları
Orjinal adı :Il pendolo di Foucault
Çevirmen :Şadan Karadeniz
Sayfa Sayısı :912

"Umberto Eco"nun ilk romanı olan "Gülün Adı" gibi, bu ikinci romanı "Foucault Sarkacı" da, bildiğimiz roman türlerinden hiçbirine girmiyor. Belki de en uygunu, onu bir "bilim-roman" ya da "Eco-roman" diye nitelendirmek. "Foucault Sarkacı", çok-katlı, çok değişik düzlemlerde okunabilecek bir roman. Bu da romana, değişik açılardan yaklaşmamıza olanak veriyor. "Foucault Sarkacı", kısaca, irrasyonel düşüncenin 500 yıllık tarihinin 500 küsur sayfalık bir serüveni: Pozitif bilimin yanısıra, uzantıları günümüze dek süregelen, gizli bilimlerin, Ortaçağı da kapsayan çok uzun bir zaman dilimi içinde bilim-büyü kardeşliğinin öyküsü. Okuyucuların, bu çetin, ama keyifli okuma serüveninden nice hazlar derleyecekleri umuduyla. - Şadan Karadeniz- 










                                                     

1/11/2021

Kış Günlüğü - Paul Auster

Ocak 11, 2021 2 Yorum
Kış Günlüğü



  Paul Auster'in kendine özgü yazım tarzı ve kitaplarına başlayınca elimden bırakamamak sanırım beni onun kitaplarına bağımlı yapıyor. New York üçlemesi ile tanıştım yazarın kalemi ile . Anlatım tarzını ve o kendine özgü üslubunu sevsem de üçleme için yanlış zamandı belki de . Çünkü tam olarak beklediğim tadı alamadım kitaplardan. Bir ara tekrar okurum belki de , belli mi olur... Geçen sene okuduğum Yanılsamalar kitabı ise en sevdiğim kitaplarından oldu . Çok sevdim kitabı . Anlatım tarzı hoşuma gidince yazarın birkaç eserini kitaplığıma toplamıştım ve bu sene de öncelik kitaplığımdaki kitapları bitirmek olunca yazarın eserlerini de her ay okuyarak bitireceğim. 

  Kış Günlüğü anı türünde bir kitap . Bir çeşit otobiyografi de diyebiliriz. Diyebiliriz diyorum çünkü yazar yine farklılığını ortaya koyarak diğer otobiyografilerden ayrılmayı başarıyor. Kitabı okurken ben yazarın bir masada oturduğunu hayal ettim. Karşısında da gençliği , çocukluğu ve yaşlı hali bulunuyor . Onlara geçmişte yaptıklarını anlatıyor ancak sırayla değil çağrışım yoluyla. Kendini olaylardan soyutluyor sanki ve sen diye anlatıyor kitabı bize de . Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken unsur da bu oldu . Cümleler hep ikinci tekil şahıs ile yazılmıştı . Böyle olunca da okuyucu olarak karakterin yerine kendimizi koyarak içselleştiremiyoruz. Bazen  karaktere hitap ediyormuş gibi hissettim bazen de bana hitap ediliyormuş gibi ... 

2011 yılında altmış dört yaşında kitabı yazmış Paul Auster. Yaşamında artık kış mevsimine geldiğini düşündüğü için kitabın adı Kış Günlüğü . Doksan yaşına kadar dinç bir şekilde yaşayanları görünce altmış dört yaş aslında çok da kış mevsimi gibi durmuyor . Ancak ben babamı altmış sekiz yaşında kaybettim. O yüzden kışın ortası gibi gelmesi de doğal ...  Yazar şu an halen hayatta ve 73 yaşındadır . 

"Bunun senin başına gelmeyeceğini , gelemeyeceğini , dünyada bunlardan hiçbirinin başına gelemeyecek tek kişi olduğunu sanırsın ; sonra tıpkı herkese olduğu  gibi hepsi teker teker senin de başına gelmeye başlar . "

Kitap tam da bu cümle ile başlıyor . Bazen ben de yazar gibi düşünüyorum. Sanki her şey çevremde olup bitiyor ve ben sadece bir izleyiciyim. Olayların dışında kalacağım . Sonra fırtınanın tam ortasında buluyorum kendimi. Paul Auster'in başarısının sırrı kelimeleri tam da sizin hissettiğiniz şekilde bir araya getirip sizi etkilemesi. Bu benim de düşüncem demeniz belki de... 

  Çocukluk anılarını anlatmakla başlıyor yazar. O yaşlardan aklında kalanlar sonra bir anda çağrışım ile yaşlı haline ya da daha genç halinin benzer bir olayda nasıl davrandığına geçiyor. Zaman tünelinde bir o yana bir bu yana savruluyor ve o savrulmalar birbiri ile bağlantılı ve benzer konular çerçevesinde oluyor . Örneğin arabada giderken sıkışıp tuvalet için inmek istiyor ve annesi duramayacağı için altına yap diyor .... Bu olayı anlattıktan sonra yıllar sonrasına gidip direksiyon başında başına gelen hem benzer hem de farklı ve kötü bir olayı aktarıyor. Bu aktarımları ile hem onu daha iyi tanıyoruz hem de o kendisi ile müzakere etmiş oluyor . 

İlk tek başına eve çıkmasından sonra yıllar içerisinde 21 ev değiştiriyor ve her birini bize aktarıyor .  Neler yaşadığı , neler hissettiği .... Ailesi , karısı , kızı . En çok da kitaplarla dolu odası etkiledi beni. Bazı bölümlerde de o kadar detaya girdi ki kahkahalarla gülmeye başladım yazdıklarına . 

  Yazarın kalemini seviyorum hem de onu daha iyi tanımak istiyorum derseniz bu kitap tam size göre. Ben zevkle okudum kitabı ve iki günde bitti. Okurken sıkılmadım aksine çok ilginç buldum. Sıradan biyografilerden olmadığı için bir roman gibi de düşünülebilir . O yüzden biyografi okumayı sevmeyenler bile bu kitabı sevebilirler. 

  


Kış Günlüğü
Kitabın Adı : Kış Günlüğü 
Yazar : Paul Auster  
Yayınevi : Can Yayınları 
Orjinal adı : Winter Journal 
Çevirmen : Seçkin Selvi
Sayfa Sayısı :200

Her yazar, kitaplarına kendini de saklar. Ama gün gelir satır aralarında anlatmaktan vazgeçer kendisini. Artık yaş kemale ermiştir. Yaşadıkları, yaşayamadıkları, düşleri, gerçekleri... Hesaplaşma zamanıdır. Paul Auster’ın kendi hikâyesine dönerek yazdığı Kış Günlüğü, sıradan bir yaşamöyküsü değildir, usta bir kalemden çıkmış roman gibi bir yaşamdır.

Yazar bu kitabı neden yazdığını kendi cümleleriyle şöyle açıklar:

"Ne de olsa zaman azalıyor. Belki de şimdilik hikâyelerini bir yana bırakıp hayatının anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur."







Paul Auster Kimdir?

Paul Auster 3 Şubat 1947 doğumlu Paul Auster, çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak temsilcilerinden. Yazı yazmaya 12 yaşında başladı. Columbia Üniversitesi'nde Fransız, İngiliz ve İtalyan edebiyatı okudu. Fransızca'dan çeviriler yaptı. 1971-75 yılları arasında Fransa'da oturdu, 1977'de oğlu doğdu, 1979'da babasının ölümünden sonra, onu konu aldığı yaşamöyküsel romanı Yalnızlığın Keşfi'ni yazdı. Denemelerini ve şiirlerini çeşitli yayın organlarında yayınladı. 1981 yılında şimdiki eşi yazar Siri Hustvedt'le evlendi. Yirminci yüzyıl Fransız şiiri üzerine önemli bir antoloji yayınladı. 1986-1990 yılları arasında Princeton Üniversitesi'nde çeviri dersleri verdi. Romancılık, şairlik, çevirmenlik, deneme ve senaryo yazarlığı gibi çeşitli yönlere sahip bir yazar olan Paul Auster, eşi ve iki çocuğuyla New York'ta, Brooklyn'de oturmaktadır.


Paul Auster'in Okuduğum Diğer Kitapları :

* New York Üçlemesi
  1- Cam Kent
  2 - Hayaletler
  3- Kilitli Oda

* Yanılsamalar Kitabı 


                                                     
Web sitemizdeki fotoğrafların, yazıların izin alınmadan kopyalanması, yayınlanması, alıntı olduğu ve kaynağı belirtilmeden bir takım amaçlar için kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırıdır. İzin alınmadan kopyalanan resim ve yazılarımızla ilgili dilekçe ve dava açma hakkımız saklıdır.