Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7/25/2021

İlk Yılların Ekmeği - Heinrich Böll

Temmuz 25, 2021 2 Yorum
İlk Yılların Ekmeği

  
Almanya'nın en tanınmış , en ünlü yazarlarındandır Heinrich Böll. 1917 yılında Almanya'da dünyaya gelmiştir. Hiç katılmak istemese de subay olarak askere alınmış ve buradan ayrılmak için elinden geleni yapmıştır . Savaş dönemini ve sonrasını , açlığı ve sefaleti birçok insan gibi kendisi ve ailesi de yaşadığı için çok iyi bilmekte bu nedenle de kitaplarında olduğu gibi yansıtmaktadır. 

  İlk Yılların Ekmeği , İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya'sında geçiyor . Tamirci olarak çalışan Fendrich'in bir gününü anlatıyor. Babasından Müller'in kızı Hedwig'in öğretmen olmak için oraya geldiğini ve onu karşılamasını söyleyen bir not alır sabah yataktan kalkar kalkmaz. İlk başta kendi çelişkilerini ele alır . Bekleyen müşteriler mi yaksa Hedwig'i karşılamak mı? Çok istekli değildir açıkçası . Kararsızlık içinde işlerini hallederken istasyona gider Hedwig'i karşılamaya . Hedwig'in onda uyandırdığı hisler sonucu bugününü ve geçmişini öğreniyoruz Fendrich'in.  Ailesini ve yaşadıkları zorlukları . Ekmeğe muhtaç oldukları yılları . Ekmek alabilmek için gizli gizli babasının kitaplarını satmasını ve aslında bu kitapların ne kadar değerli olduğunu sonradan öğrenince hissettiklerini. Açlık o kadar kötü bir şey ki babası onun bu yaptığını fark ettiği halde sesini çıkarmıyor ve sonrasında kendisi kitapları seçip satmaya başlıyor . Annesi ise hasta , hastanede. Onu ziyarete gittikleri zaman kendi yiyeceğini çocuğu için veriyor ve burada karısı ölen bir kocanın bir gün önce getirdiği yiyeceği bulamayınca ortalığı nasıl dağıttığını da yine sayfalar arasında okuyoruz. Açlık öyle bir şey ki karısının ölmesinin üzüntüsünün önüne geçiyor . 

İlk Yılların Ekmeği



  Fendrich çırak okulunu bitirince çamaşır makinesi tamircisi olarak çalışmaya başlıyor ve iyi de para kazanıyor . Ancak çektiği açlığı ve ekmek bulamamanın acısını hala içinde çekiyor . Bu nedenle mutlaka cebinde ekmek taşıyor . Geçmişte kendilerinden ekmeği kısan ve onlara çok gören patronlarının nasıl bolluk içinde yaşadığını ve onların halinden anlamadığını de aktarıyor. Bütün bu duygu ve düşünceler arasında Hedwig ve ona hissettikleri de var tabii. 

  Yirmi dört saatlik bir zaman dilimi içerisinde bize yılları ve acıları aktarıyor Böll. Yalnız bunu yaparken duygu sömürüsü yapmıyor. Bu tür kitapların çoğunu okurken aşırı duygusal bölümlerle karşılaşmaya alışanlar bu kitapta duygu eksikliği hissedebilirler . Yazar Heinrich Böll 'ün okuyucuya duygu sömürüsü yapmak , onun içini titretmek ve gözyaşlarını akıtmak gibi bir derdi yok . O olduğu gibi aktarıyor olanları . Sade anlatımı ve iki genç üzerinden işlenen konuda kapsamının çok ötesinde ve derininde duygular gizli . O ekmeği cebinde taşımasında , karısının dolabındaki eti bulamayınca etrafı birbirine katan adamın davranışlarında , ekmeksiz çorba içtikten sonra yolda mideleri mahvolan işçilerde , babasının kitaplarını gizli gizli satan çocuğun davranışlarında gizli bu duygular. 

   Hızla okunan , kısa bir kitap olsa da İlk Yılların Ekmeği boyutundan büyük anlamlar içeriyor bana göre. 





İlk Yılların Ekmeği
Kitabın Adı :İlk Yılların Ekmeği
Yazar Heinrich Böll :
Yayınevi : Can Yayınları 
Orjinal adı :Das Brot der frühen Jahre
Çevirmen :Zeyyat Selimoğlu
Sayfa Sayısı :112

İkinci Dünya Savaşı sonrası Alman yazarlarının en ünlülerinden biri olan Heinrich Böll, bu ünlü romanında, savaştan hemen sonra baş gösteren zor yıllardaki ekmek kavgasından bir kesit veriyor. Savaşın yıkıcı bir güçle sarsmış olduğu değerler ne olursa olsun, romanın baş kişisi, insanca yaşamak için zor yılları deneme, zorlama, üstesinden gelme çabası içindedir. Savaş sonrası Almanyasının yoksulluk ve güçlükler ortamında kendine nasıl bir yol seçecektir? Almanya'nın en bunalımlı dönemi ve bu ezici dönem içinde, bir şey istemeye, istemek için el uzatmaya alışmamış bir insanın var olma çabasıdır bu. "İlk Yılların Ekmeği" yazılış bakımından kısa tutulmuş, ama Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış ünlü yazarın en önemli romanlarından biri.










                                                     

3/20/2021

Kırmızı Zambak - Anatole France

Mart 20, 2021 3 Yorum
Kırmızı Zambak



Düşünürken kendini yalnız buluyor, yazarken yalnız. İnsan ne yaparsa yapsın, yeryüzünde yalnızdır.

    1921 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış olan Anatole France'ın en iyi on aşk kitabından birisi olarak kabul edilen eseri Kırmızı Zambak . Klasik geleneğinin önde gelen yazarlarından birisi kabul edilen Anatole France her türde eser vermiştir. Yapıtlarındaki olay örgüsünün zayıf olduğu gerekçesiyle eleştirilen France'ın canlı ve yaratıcı bir düş gücünden yoksun olduğu da öne sürülmüştür. 

  Kırmızı Zambak yazarın çalkantılı hayatından da izler taşımaktaymış ve yazarın tanıdığı bir kadından esinlendiği de söylenmektedir bu eser için. 

  Kitap, başlangıç kısmında kalabalık bir karakter tablosu ile karşımıza çıkıyor . Akşamları bazı evlerde toplanmak ve toplanan çevrenin kültürel ve ekonomik durumuna göre farklı sohbetlerde bulunmak o dönemin normal olaylarından bir tanesi.  Kitabımız üst sınıfı anlattığı için bizi karşılayan karakterler de bu sınıfa ait. 

  Bu toplantılarda yapılan sohbetler ekonomik , siyasi ve kültürel alanlarda olsa da ortak noktalardan bir tanesi de flört etmek . Evli kadınlar arasından de bu tür flörtler dönem Avrupa'sında çok normal karşılanıyor ve bazı kadınlar kendilerine flörtöz davranmayan erkeklere karşı şakayla karışık tepkilerini de belirtiyorlar. 

  Kırmızı Zambak'taki baş karakterimiz de Therese evli bir kadındır . Genç yaşta evlenmiştir ve kocası kitapta varla yok arası . Yazar çok fazla bahsetmiyor kocasından . Edindiğim izlenime göre de karısı ile ilgilenmeyen birisi.  Sevilmek ve ilgi görmek isteyen Therese kendisine bir sevgili bulur. 

   Burada bir nokta koymak istiyorum kitaba. Okuduğum orta çağa ait İngiltere'yi anlatan kitaplarda erkekler soyunu devam ettirmek için üst sınıfa ait çeyiz getirisi iyi kızlarla evleniyorlar . Evlenmelerinin tek amacı çocuklarının olası. Sevmek , her türlü konuda konuşmak ve fantezilerini tatmin etmek için de metres tutuyorlar . Bu her ne kadar bize göre normal bir davranış olmasa da o toplumun büyük çoğunluğu tarafından normal kabul edilen bir davranış.  Yine bu dönemler Fransa ve Rusya'yı anlatan kitaplara baktığımızda bu sefer kadınları ön planda görüyoruz ve sevgili edinen taraf kadınlar oluyor . Bu durumdan haberdar olan kocalar da oluyor , bir kısmı durumu kabul etmeyerek eşini kendi ve çocuklarından uzaklaştırırken bazı kocalar da görmezden gelmeyi tercih ediyorlar. Dediğim gibi bu tarz durumlar bana göre normal değil . Eminim bir çoğunuz aynı şeyi düşünüyorsunuzdur. O dönemde , o toplulukta bu tarz şeyleri normal kabul edenler varmış ve kitaplar, romanlar aracılığı ile bu davranışlarını yansıtmışlar. 

   Sevgilisinden ayrılan Therese sıkıldığını bahane ederek bir seyahate çıkar ve bu sefer daha fazla sevdiği aşık olduğunu düşündüğü birini bulur. Hisleri karşılıklıdır...

     Aşk bencildir . Evli bir kadına aşık olan erkek sonunda onu kocasından bile kıskanır. Burada Therese'yi sevdiğini söyleyen adam onu kocasından değil eski sevgilisinden kıskanıyor. Bu davranış bana çok saçma geldi. Her akşam kocasının yanına dönüyor kadın ve erkek bunu kıskanmıyor. Ya da herkesin bildiği bir şey kocasının kulağına gitmiyor ya da kuşkulanmıyor . Hayatın olağan akışına aykırı olaylar bunlar. Bunları neden anlatıyorum , çünkü bu kitap bir aşk romanı olarak geçiyor . Ancak ben bir aşk göremedim ortada. O hissi de alamadım !!!

    Dönem halkının düşüncelerini , davranışlarını , sosyolojik özelliklerini inceleyerek aktarmış yazar. Kitabın bu özelliğine bir şey demiyorum. Sade anlatım tarzı da güzeldi . Ancak kitabın başından itibaren konuya giremedim. Kitaptaki duyguları bana yansıtamadı yazar. Bir yazarın ödüllü olması ya da kitabının en çok okunan klasiklerin arasına girmesi onu sevmeniz için yeter mi??? Yetmiyormuş çünkü ben kitabı hiç sevmedim. 




Kitabın Adı : Kırmızı Zambak
Yazar : Anatole France 
Yayınevi : Can Yayınları
Orjinal adı : Le Lys Rouge 
Çevirmen :Tahsin Yücel 
Sayfa Sayısı :288

1921'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Fransız yazar Anatole France’ın yapıtları arasında Kırmızı Zambak’ın özel bir yeri vardır. Romana, Anatole France’ın çalkantılı özel yaşa­mının da yansıdığı, yazarın 1888’de tanıştığı Madam Arman de Cail­lavet’yle ilişkisinden esinlenmiş olduğu söylenebilir. Kırmızı Zambak, seçkinler ve sanatçılar çevresinde geçer, siyasal yaşamdan ilginç yüzler ve davranışlar, şaşırtıcı şairler ve sanatçılarla karşılaşırız. Ama özünde, dönemin Floransa'sında geçen bir aşk öyküsü anlatılır.

Çevirmeni Tahsin Yücel’in deyişiyle, tutkulu bir aşkın, birbiriyle da­ha yeni karşılaşmış iki insanda bilinçsizce doğup gelişerek bütün benliği, neredeyse bütün nesneleri sarması, sonra da hiç denecek bir nedenle yıkılıp gitmesi, Kırmızı Zambak’ın temel konusudur.








    Anatole France Kimdir?

 16 Nisan 1844 yılında Fransa'da dünyaya geldi. Bir kitapçının oğlu olan France çok küçük yaşlarda kitaplar ile tanıştı. Okuduğu okulda hümanist bir kültürle yetişti ve edebiyat ile ilgilenmeye karar verdi.

1900 yılından sonra toplumsal konulardaki düşüncelerini eserlerine yansıtan yazar, ilk kısa öykülerinden biri olan Tiyatroya da uyarlanan Crainquebille isimli 3 perdelik komdedidir.

Anatole France edebiyatın her alanında eserler vermiştir. İlk şiirini 1870 ilk anı kitabını 1885 ilk oyununu 1898 ilk eleştir kitabını ise 1869 yılında yayınlamıştır. 1921 yılında Nobel Edebiyat ödülüne layık görülmüştür. 12 Ekim 1924 yılında hayata gözlerini yummuştur.

                                                     

2/23/2021

Tom Amca'nın Kulübesi - Harriet Beecher Stowe

Şubat 23, 2021 3 Yorum
 
Tom Amca'nın Kulübesi

  Her ay instagramda yaptığımız #1nobelbirklasik okumalarımızda bu ay sıra Tom Amca'nın Kulübesi'nde idi. Kitap hakkında bilgi vermeden önce kitabı alım maceramı anlatayım size. Kitabı ilk önce netten kitap satan bir siteden sipariş vermiştim. Kitap stokta var görünmesine rağmen 4 gün sonra hala kargoya verilmemişti. Online müşteri temsilcisi ile görüşünde temin aşamasında dediler ve hala stokta var görünüyordu . Depo sistemi bozuk yanlış görünüyor orada dediler ve güvenimi zedeledikleri için siparişi iptal ettim. Şimdi de parayı iade almak için uğraşıp duruyorum , onlar gönderdik diyor banka gelmedi ... Sinir bir durum. Neyse ben de buradaki sahafa gittim oradan alayım diye. Kitabı aradım sahafta bulamadım , satıcıya "Can yayınlarından çıkan , kalın bir kitap olan Tom Amca'nın Kulübesi'sini arıyorum dedim. Verilen cevap ben size daha güzel olan başka bir kitap önereyim oldu. Yok ben onu arıyorum deyince alt katta dediler. Alt kattaki kitapları gezdiğim için olmadığını biliyordum ancak satıcının bir bildiği vardır diye alt kata indik ve bana kaçıncı sınıf için diye sordu !!!! Ben tekrar kendim için , can yayınlarından çıkan oldukça kalın bir kitap benim aradığım dedim. Yüzüme bakarak iş bankasından çıkan bizde yok dedi !!! Güler misin ağlar mısın misali , vesübhanallah çekerek sahaftan ayrıldım ve pdf versiyonunu satın alarak canım bilgisayarımdan okudum . 

   Kölelik karşıtı olduğu bilinen yazar Harriet Beecher Stowe , Hartford Female Seminary'de öğretmendir. Yazarın en çok bilinen kitabı Tom Amca'nın Kulübesi'dir . Bir kitap ve oyun olarak Amerika ve Britanya'da birçok kesime ulaşmıştır . Kitap 19.yy da İncil'den sonra en çok satılan kitaplar olmuştur . Tom Amca'nın Kulübesi Kuzeyde kölelik karşıtı güçleri harekete geçirirken güneydekileri de öfkelendirmiştir. 

   Kaçak kölelere yardım eden Harriet Beecher Stowe , 18 aylık oğlunu kaybettikten sonra fakir , çaresiz kölelere daha fazla sempati duyabildiğini söylemiştir. Haftalık kölelik karşıtı bir dergi olan The National Era'nın editörüne yazarak kölelik sorunu hakkında bir hikaye yazmayı planladığını söyleyerek "Özgürlük ve insanlık için bir kelime söyleyebilen bir kadın veya çocuğun bile konuşmaya mecbur olduğu zamanın geldiğini hissediyorum ... Umarım yazabilen her kadın sessiz kalmayacak." demiştir.  Bu sözlerinden bir yıl sonra da Tom Amca'nın Kulübesi bölümler halinde yayımlanmaya başlamıştır . Kitap köleliğin kaldırılması ile ilgili bir çok tartışmaya konu olmuştur ve kitap yayımlandıktan sonra da 300 bebeğe kitaptaki bir karakterin ismi olan Eva verilmiştir. 


“ÖLÜM! Böyle bir sözcüğe gerek olması ne garip!” dedi kendi kendine. “Böyle bir şey olması da... Hiç unutamadığımız bir şey. İnsan bir gün yaşıyor, sıcak, güzel, umutlarla dolu, istiyor, tutku duyuyor, ertesi gün tümüyle ve sonsuza dek gidiyor!”

  Kitabın yazılması ve yazar hakkında kısaca bilgi verdikten sonra kitabın konusuna ve hissettiklerime gelebilirim.   

  Oldukça kalın bir kitap olmasına rağmen  Tom Amca'nın Kulübesi yazarın sade ve akıcı anlatımı sayesinde akıp gidiyor ve nasıl bittiğini anlamıyorsunuz . Oldukça üzücü bir konuyu işlemesine rağmen olayları dramatize etmeden ve duygu sömürüsüne katmadan sakin bir şekilde aktarıyor okuyucuya.  

   Kitabın ismi Tom Amca'nın Kulübesi olsa da kitap bu kulübe ya da Tom Amca etrafında dönüyor . Aslında birçok ana ve yan karakter mevcut kitapta. Yazarın onlara verdiği başarılı rol sayesinde de hepsi kendi sahnesinde oldukça başarılı oluyor .   

  Köleliği ve tarihini gerek kitaplardan gerek filmlerden gerek de dizilerden az çok biliyoruz. İnsanlık tarihinin en utanılacak durumlarından birisi bu bana göre . İnsanları renklerine göre aşağılamak ve kullanmak . Onları insan gibi bile görmemek . Dokunmaya tiksinmek .... Bunları yapanların insan olduğunu söylemeye utanıyorum .    

  Tom Amca'nın Kulübesi paraya ihtiyacı olan bir çiftlik sahibinin çok sevdiği kölesini satmak zorunda(!) kalması ile başlıyor . Her türlü işini emanet ettiği , güvenilir ve sadık bu adam / köle Tom Amca'dır . Tom Amca evli ve çocukları vardır . Kendisi satılırsa karısı ve çocukları çifltik sahibinin olduğu için onlardan ayrılmak zorunda kalacaktır . Bu sahiplerin / beyaz adamların çoğunun umurunda mıdır? Onlar nasıl olsa zencidir ve gittikleri yerde unutur başka bir eş bulurlar. Düşüncenin saçmalığını görüyor musunuz ??? Bir annenin çocuğunu kollarından söküp alarak satmak ve onları birbirinden ayırmak nasıl bir vicdana sığar!! Onlarda beyazlardaki gibi duygu olmadığını düşünüyorlar ve çocukları arkasından acı çekip , farklı baş etme yolları aradıkları için de onlara kızıyorlar... Ben okurken ve yazarken bu tarz insanlara sinir oluyorum , Allah'tan yanımda değiller. Yoksa olanlara karışmazdım :))  Kölelere iyi davranan , onların hislerine kendi çaplarında değer verenler olduğu gibi onları sadece dayak ve kamçı ile idare edeceğini düşünenler de vardır .    

  Yazarın dindar bir aileden gelmesinin etkisini kitapta da hissediyoruz. Okuyucuya Hristiyan okurum diye sesleniyor bir yerde. Onun dönemindeki yazarlardan çoğu kitaplarından Hristiyanlığı ön planda tutmuş hatta misyonerliği benimsemişlerdir. Bunun haricinde Hristiyan olan ve İncil okuyup onun öğretilerini yapan kölelerin kötü davranışlarda bulunmayıp , sadık olacaklarına inanmaktadırlar. Bizdeki Allah korkusu yerine onlar Hristiyan olmak demişlerdir. Tom Amca'da Hristiyandır . İncili okuyup onun söylediklerini dinlemekte ve kaderci bir yapıyı benimsemektedir. Kadere inanmak bizde de olsa da insan kaderine yön vermek için de elinden geleni yapmalıdır . Yoksa kaderim bu deyip her türlü eziyete ve işkenceye de katlanmamalıdır. Tom ne kadar sevdiğim bir karakter olsa da bu kadar kaderci olması  beni sinir etti.  

  Bir de Eva var. Bir çocuk Eva. Annesinin tersine kölelerini insan gibi görüp , insan gibi davranan Eva. Yazar onu bazı konuşma ve davranışları ile azizlik mertebesine terfi ettirmiştir. Bu bölümde benim de üzülüp ağladığımı itiraf edeyim. Yazarın duygusal yazmadığını belirtmiştim. Üzülüp , ağlamam kitap yüzünden değil bu bölümleri okurken aklıma bir yıl önce kaybettiğim babamın gelmesi idi.   

  Kitabın  köleliğin kaldırılmasında etkili olduğu söyleniyor . Kölelik kaldırıldı her şey süt liman mı oldu dersiniz. Yıllarca beyazların oturduğu mahallelerde oturamadılar , Beyaz ile siyah evlenemedi , evlenenler toplumdan dışlandı ya da öldürüldü. Siyahi otobüsleri bile ayrıydı. Hatta aynı iş yerinde çalışsalar bile renkliler için tuvalet diye ayrı bir tuvaletleri vardı . Beyazların kahve içtiği sürahiden onlar koyamıyor onların ayrı sürahisi oluyordu . Bu konuyu ayrıntılı olarak anlatan Gizli Sayılar filmini izlemenizi öneririm. 

  Yaklaşık on yıl önce bir belgesel izlemiştim . Orada geleneksel yemeklerini yapıp sattıkları küçük bir lokanta işleten Siyahi bir bayan ile röportaj yapıyorlardı ve hala dışlandıklarını insanların onlara olan istemez tavırlarını anlatıyorlardı . 

  Yıl 2021 , tv de özellikle Amerika'da öldürülen silahsız insanları gösteriyorlardı haberlerde.  Bunların çoğunluğunun yine siyah ırktan olması bir tesadüf mü??   Sömürge ülkelerin bulunması da bir nevi kölelik bana göre. 

  Irkçılık davranışları da yine benzer kökenden gelen düşünceler ve uygulamalar .   İnsanlık birçok zorluktan geçerek bugünlere geldi ve hala önümüzde halletmemiz gereken birçok sorun var!!!


Tom Amca'nın Kulübesi
Kitabın Adı :Tom Amca'nın Kulübesi 
Yazar :Harriet Beecher Stowe
Yayınevi : Can Yayınları
Orjinal adı :Uncle Tom's Cabin; or, Life Among the Lowly
Çevirmen :Tülin Nutku
Sayfa Sayısı :499

Tom Amca’nın Kulübesi hem dünya edebiyatının klasiklerinden biridir hem de yarattığı toplumsal ve siyasi fırtınalarla ABD tarihine damgasını vurmuş bir romandır. Amerikan toplumunun kölelik konusundaki utanç verici tutumunu acımasızca yargılayan ve siyahların yaşadıkları acıları ayrıntılarıyla gözler önüne seren yapıt 1852’de yayımlandığında büyük tepki almıştı. Amerika’da kölelik kurumunun kaldırılmasında büyük rolü olduğu söylenen bu kitap köleliğin korkunçluğunu, ahlaki ve dinî açıdan yanlışlığını, özgürlüğü elinden alınmış insanın çaresizliğini dile getirir.

Yazıldığı dönemin koşulları içinde değerlendirilmesi gereken romanda yazar, köleliği beyazların sorunu olarak ele almış, kölelerin çektiklerini ön planda tutmuş, Tom Amca başta olmak üzere bütün zencileri ahlaklı, yumuşak huylu, inançla donatılmış kişiler olarak yansıtmıştır.








Harriet Beecher Stowe Kimdir? 

Harriet Beecher Stowe
Harriet Beecher Stowe 14 Haziran 1811 yılında ABD'de dünyaya geldi. Babası bir rahiptir. Harriet'in annesi Roxana yazar 5 yaşında iken ölmüştür. Öğrenimine Hartford'da başlamıştır. Öğretmenlik mesleğini seçmiştir. Hartford Kız Akademisinde Latince , İtalyanca ve Fransızca öğrenmiştir.

Ailesi Cincinnatti'ye taşındı. Burada ablasının açtığı okulda öğretmenlik yaptı. Köleliğin olmadığı bir yerdi burası. Burada kaçak köleler ile tanıştı. Kölelerin insanlık dışı yaşam koşulları hakkında bilgiler edindi. Çalıştığı dönemde bir yandan da yazarlık yapmaya başlamıştı.

Bir yarışmaya Ünde Lot isimli bir öyküsünü gönderir ve birinci olur. 1834 yılında Nisan ayında öyküsü dergide basılır. 1843 yılında yani okuz yıl sonra Mayflower isimli kitabında bu öyküsü yer aldı.

1851 yılında öyküsünün bir bölümünü bitirir. Washington'da Era isimli bir gazeteye yollar. Yazı işleri ise 3 ay boyunca yayınlanacak bir tefrika roman yapmasını ister. 1852 yılında çıkan Tom Amca'nın Kulübesi Amerikanın güneyinde köle sahiplerinin vahşetini anlatmaktadır.

Bu bir çok köle sahiplik karşıtı hareketini tetiklemeye neden olmuştur. Amerikanın kuzeyinde övgü ve saygı almış olmasına rağmen güneyin ağır eleştiriler almıştır. Hatta kitabın yasaklanmasına kadar gitmiştir. Harriet Beecher Stowe1 Temmuz 1896 yılında ABD'de 85 yaşında vefat etmiştir.
                                                     

2/10/2021

Foucault Sarkacı - Umberto Eco

Şubat 10, 2021 2 Yorum
Foucault-sarkacı



Foucault Sarkacı , Umberto Eco 'nun ikinci romanı. Benim de okuduğum ikinci kitabı. İlk olarak Gülün Adı  ile tanıştım kendisinin kalemi ile. Kurgu muhteşem olduğu gibi yazar bilgi birikimini de konuşturmuş aynı zamanda. O da Foucault Sarkacı gibi kalın bir kitaptı. İkisi arasındaki konu hariç en büyük fark onun okunmasının daha kolay olmasıydı.

Foucault Sarkacı 912 sayfalık kalın bir kitap . Bunun 848 sayfasını roman oluşturuyor. Kalan sayfalar ise sözlük , kaynakça ve dip notların olduğu bölüm. Kitapta geçen yabancı kelimelerin anlamları sayfanın sonunda değil kitabın sonunda yer alıyor bu da okumayı oldukça zorlaştırıyor .

Kitap bir çok türü içinde barındırıyor, yazara özgü bir tarz. Çevirmen Şadan Karadeniz 'in tabiri ile bir "ecoroman".

Kitaba başlayınca ilk bir - bir buçuk bölüm çok ağır ilerliyor. Sabırla okumaya devam ettikten sonra ise açılıyor. Oldukça yoğun bilgi yağmuru yüzünden beynim yanma noktasına geldi ve kitabın yarısında bir gün mola verdim. Araya hafif bir kitap alarak dinlendim ve bu kitabın devamı için beni motive etti, yenilendim. Kitap 600. sayfadan sonra daha da hızlandı ve kitabın tanıtımlarında bahsedilen gerilim bu sayfalarda yer alıyor.

Foucault Sarkacı

 

Bu kadar ön bilgiden sonra kitabın konusuna geleyim. Casaubon kitabımızın anlatıcısı. O , Belbo ve Diotavalli bir yayınevinde çalışırken Tapınak şövalyeleri , gül-haç kardeşliği hakkında araştırma yaparken ellerine bir belge geçer. Başta bu belgedeki eksikleri tamamlama üzerine araştırma ve tahmin yürütürken sonra bu iş bir oyuna dönüşerek geçmişi araştırmaya ve eksik kalan noktaları bazen sadece fikir yürüterek tamamlamaya çalışırlar. Başta bir oyun gibi başlasa da sonu farklı olacaktır.

Kitap boyunca farklı mekan ve yerlere götürüyor bizi Eco. Üç arkadaş ve araya katılan farklı kişiler ile geçmişe, ortaçağa uzanıyoruz. Burada sadece tapınak şövalyeleri ya da gül-haç kardeşliği değil, büyüler, medyumlar , kabala, Hristiyanlar, Yahudiler , Müslümanlar, cizvitler , haşhaşiler de yer alıyor. Ayrıca tarihe damga vurmuş bir çok isim de karşımıza çıkıyor : Barbara Cardland, Joyce, Proust, İbni Sina, Voltaire, Bacon, Shakespeare, Hitler , Hasan Sabbah... gibi.

Özellikle Bacon üzerinden birçok gönderme de yapılmış. Shakespeare 'in eserlerini ise kendi yazmadığı ima ediliyor yine kitapta.

  Kitabın başında müzede Foucault Sarkacının   bulunduğu yerde başlayan kitap sonunda yine aynı yerde bitiyor ve sarkaç ile kitabın bağlantısını en sonunda anlamış bulunuyoruz. 

Dediğim gibi çok yönlü bir kitap. Hangi konuyu açıp yazsam bilemiyorum. Kitabı okurken resmen bilgi bombardımanına tutulduğumu hissettim. Anlatılanların bir çoğunu duymuş ve okumuş olmam , bahsedilen yazarlar ve tarihi şahsiyetleri tanışmam benim için avantaj oldu.  Bilgi birikimime rağmen araştırdım ve notlar aldım . 

Kapsamlı ve güzel bir kitap olmasına rağmen bazı yerlerin uzatıldığını düşünüyorum .  Buna rağmen iyi ki okudum diyorum . Buna rağmen herkese tavsiye ederim diyemiyorum çünkü herkese hitap eden bir kitap değil. Kararınızı siz verin :))


Kitaba adını veren Foucault Sarkacı hakkında da kısaca bilgi vermek istiyorum: 

 Foucault Sarkacı, adını Fransız fizikçi Léon Foucault’dan alan, ilk defa deneysel olarak Dünya’nın kendi ekseni çevresinde döndüğünü kanıtlayan sarkaç düzeneğidir. 

Foucault sarkacı



Bir sarkacın asılma noktası değiştiği halde salınımı değişmediğini gözleyen Foucault, yeterince büyük bir sarkaç harekete geçirildiğinde, bunun salınım düzeninin değişmeyeceğini, fakat yerin, yani dünyanın hareket edeceği kuramını geliştirmiştir. Eğer dünya dönüyorsa, dünya ile birlikte sarkacı izleyen gözlemciler de dönecekler, buna karşın sarkacın salınım düzlemi hareketsiz kalacaktı. Bu nedenle sarkacın salınım düzlemi gözlemcilere göre yavaşça hareket ediyor gibi görünecekti. Gerçekte ise, gözlemcilerin dolaysız bir yolla izlemiş oldukları olay, dünyanın kendi etrafında dönmesinin bir sonucuydu.




Düşünceleri ile toplumda büyük bir ilgi uyandıran Foucault’ya imparator III. Napolyon, deneyini Paris’teki büyük kubbeli Panthéon binasında yapmasına izin vermiştir. Foucault, kubbenin ortasına 67 metrelik çelik telle 28 kg ağırlığında bir demir top asmıştır. Topun alt tarafına sivri bir uç takılarak, yere serili ince kum tabakasında, bu ucun bıraktığı izlerden yararlanarak, sarkacın salınım düzlemindeki değişimin gözlemciler tarafından izlenebilmesi sağlanmıştır.Bu tarihi deneyi izlemek için Pantheon’a büyük bir kalabalık toplanmıştır. Foucault’nun sarkacı hareket ettirmesinden bir saat önce, titreşim ve hava akımlarına engel olmak üzere, gözlemcilerin hareketsiz ve sessiz olmaları temin edilmiştir. Sessizce salınımına başlayan sarkacın salınım düzleminde, bir süre her hangi bir değişim gözlenmemiştir. Bu sessiz bekleyişin ardından gözlemciler, kumun üzerindeki izlerin yavaşça değiştiğini görmüşlerdir. Sarkacın salınım düzlemi gözle görünür biçimde dönmektedir. Bu topluluk, tarihte ilk kez dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğüne tanık olmuştur. 

Foucault’nun 1851’de, bu deney sırasında Pantheon’a yerleştirdiği bu sarkaç hala aynı yerde asılı durmaktadır.




  Dünya'daki pek çok kurum, müze ve laboratuvarlarda, Foucault sarkaçları bulunmaktadır. Hatta Güney Kutbu'nda da bir Foucault sarkacı bulunur. Türkiye'de Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi binasında, Ege Üniversitesi Rasathanesi'nde, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Gözlemevi'nde, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Gezegenevi'nde, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Bilim Deney Merkezi'nde, Ankara'da MTA'ya bağlı müzede ve Isparta Belediyesi Halı Kilim ve Etnografya müzesi'nde Foucault sarkacı bulunmaktadır.






Foucault Sarkacı

Kitabın Adı :Foucault Sarkacı
Yazar : Umberto Eco 
Yayınevi : Can Yayınları
Orjinal adı :Il pendolo di Foucault
Çevirmen :Şadan Karadeniz
Sayfa Sayısı :912

"Umberto Eco"nun ilk romanı olan "Gülün Adı" gibi, bu ikinci romanı "Foucault Sarkacı" da, bildiğimiz roman türlerinden hiçbirine girmiyor. Belki de en uygunu, onu bir "bilim-roman" ya da "Eco-roman" diye nitelendirmek. "Foucault Sarkacı", çok-katlı, çok değişik düzlemlerde okunabilecek bir roman. Bu da romana, değişik açılardan yaklaşmamıza olanak veriyor. "Foucault Sarkacı", kısaca, irrasyonel düşüncenin 500 yıllık tarihinin 500 küsur sayfalık bir serüveni: Pozitif bilimin yanısıra, uzantıları günümüze dek süregelen, gizli bilimlerin, Ortaçağı da kapsayan çok uzun bir zaman dilimi içinde bilim-büyü kardeşliğinin öyküsü. Okuyucuların, bu çetin, ama keyifli okuma serüveninden nice hazlar derleyecekleri umuduyla. - Şadan Karadeniz- 










                                                     

1/11/2021

Kış Günlüğü - Paul Auster

Ocak 11, 2021 2 Yorum
Kış Günlüğü



  Paul Auster'in kendine özgü yazım tarzı ve kitaplarına başlayınca elimden bırakamamak sanırım beni onun kitaplarına bağımlı yapıyor. New York üçlemesi ile tanıştım yazarın kalemi ile . Anlatım tarzını ve o kendine özgü üslubunu sevsem de üçleme için yanlış zamandı belki de . Çünkü tam olarak beklediğim tadı alamadım kitaplardan. Bir ara tekrar okurum belki de , belli mi olur... Geçen sene okuduğum Yanılsamalar kitabı ise en sevdiğim kitaplarından oldu . Çok sevdim kitabı . Anlatım tarzı hoşuma gidince yazarın birkaç eserini kitaplığıma toplamıştım ve bu sene de öncelik kitaplığımdaki kitapları bitirmek olunca yazarın eserlerini de her ay okuyarak bitireceğim. 

  Kış Günlüğü anı türünde bir kitap . Bir çeşit otobiyografi de diyebiliriz. Diyebiliriz diyorum çünkü yazar yine farklılığını ortaya koyarak diğer otobiyografilerden ayrılmayı başarıyor. Kitabı okurken ben yazarın bir masada oturduğunu hayal ettim. Karşısında da gençliği , çocukluğu ve yaşlı hali bulunuyor . Onlara geçmişte yaptıklarını anlatıyor ancak sırayla değil çağrışım yoluyla. Kendini olaylardan soyutluyor sanki ve sen diye anlatıyor kitabı bize de . Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken unsur da bu oldu . Cümleler hep ikinci tekil şahıs ile yazılmıştı . Böyle olunca da okuyucu olarak karakterin yerine kendimizi koyarak içselleştiremiyoruz. Bazen  karaktere hitap ediyormuş gibi hissettim bazen de bana hitap ediliyormuş gibi ... 

2011 yılında altmış dört yaşında kitabı yazmış Paul Auster. Yaşamında artık kış mevsimine geldiğini düşündüğü için kitabın adı Kış Günlüğü . Doksan yaşına kadar dinç bir şekilde yaşayanları görünce altmış dört yaş aslında çok da kış mevsimi gibi durmuyor . Ancak ben babamı altmış sekiz yaşında kaybettim. O yüzden kışın ortası gibi gelmesi de doğal ...  Yazar şu an halen hayatta ve 73 yaşındadır . 

"Bunun senin başına gelmeyeceğini , gelemeyeceğini , dünyada bunlardan hiçbirinin başına gelemeyecek tek kişi olduğunu sanırsın ; sonra tıpkı herkese olduğu  gibi hepsi teker teker senin de başına gelmeye başlar . "

Kitap tam da bu cümle ile başlıyor . Bazen ben de yazar gibi düşünüyorum. Sanki her şey çevremde olup bitiyor ve ben sadece bir izleyiciyim. Olayların dışında kalacağım . Sonra fırtınanın tam ortasında buluyorum kendimi. Paul Auster'in başarısının sırrı kelimeleri tam da sizin hissettiğiniz şekilde bir araya getirip sizi etkilemesi. Bu benim de düşüncem demeniz belki de... 

  Çocukluk anılarını anlatmakla başlıyor yazar. O yaşlardan aklında kalanlar sonra bir anda çağrışım ile yaşlı haline ya da daha genç halinin benzer bir olayda nasıl davrandığına geçiyor. Zaman tünelinde bir o yana bir bu yana savruluyor ve o savrulmalar birbiri ile bağlantılı ve benzer konular çerçevesinde oluyor . Örneğin arabada giderken sıkışıp tuvalet için inmek istiyor ve annesi duramayacağı için altına yap diyor .... Bu olayı anlattıktan sonra yıllar sonrasına gidip direksiyon başında başına gelen hem benzer hem de farklı ve kötü bir olayı aktarıyor. Bu aktarımları ile hem onu daha iyi tanıyoruz hem de o kendisi ile müzakere etmiş oluyor . 

İlk tek başına eve çıkmasından sonra yıllar içerisinde 21 ev değiştiriyor ve her birini bize aktarıyor .  Neler yaşadığı , neler hissettiği .... Ailesi , karısı , kızı . En çok da kitaplarla dolu odası etkiledi beni. Bazı bölümlerde de o kadar detaya girdi ki kahkahalarla gülmeye başladım yazdıklarına . 

  Yazarın kalemini seviyorum hem de onu daha iyi tanımak istiyorum derseniz bu kitap tam size göre. Ben zevkle okudum kitabı ve iki günde bitti. Okurken sıkılmadım aksine çok ilginç buldum. Sıradan biyografilerden olmadığı için bir roman gibi de düşünülebilir . O yüzden biyografi okumayı sevmeyenler bile bu kitabı sevebilirler. 

  


Kış Günlüğü
Kitabın Adı : Kış Günlüğü 
Yazar : Paul Auster  
Yayınevi : Can Yayınları 
Orjinal adı : Winter Journal 
Çevirmen : Seçkin Selvi
Sayfa Sayısı :200

Her yazar, kitaplarına kendini de saklar. Ama gün gelir satır aralarında anlatmaktan vazgeçer kendisini. Artık yaş kemale ermiştir. Yaşadıkları, yaşayamadıkları, düşleri, gerçekleri... Hesaplaşma zamanıdır. Paul Auster’ın kendi hikâyesine dönerek yazdığı Kış Günlüğü, sıradan bir yaşamöyküsü değildir, usta bir kalemden çıkmış roman gibi bir yaşamdır.

Yazar bu kitabı neden yazdığını kendi cümleleriyle şöyle açıklar:

"Ne de olsa zaman azalıyor. Belki de şimdilik hikâyelerini bir yana bırakıp hayatının anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur."







Paul Auster Kimdir?

Paul Auster 3 Şubat 1947 doğumlu Paul Auster, çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak temsilcilerinden. Yazı yazmaya 12 yaşında başladı. Columbia Üniversitesi'nde Fransız, İngiliz ve İtalyan edebiyatı okudu. Fransızca'dan çeviriler yaptı. 1971-75 yılları arasında Fransa'da oturdu, 1977'de oğlu doğdu, 1979'da babasının ölümünden sonra, onu konu aldığı yaşamöyküsel romanı Yalnızlığın Keşfi'ni yazdı. Denemelerini ve şiirlerini çeşitli yayın organlarında yayınladı. 1981 yılında şimdiki eşi yazar Siri Hustvedt'le evlendi. Yirminci yüzyıl Fransız şiiri üzerine önemli bir antoloji yayınladı. 1986-1990 yılları arasında Princeton Üniversitesi'nde çeviri dersleri verdi. Romancılık, şairlik, çevirmenlik, deneme ve senaryo yazarlığı gibi çeşitli yönlere sahip bir yazar olan Paul Auster, eşi ve iki çocuğuyla New York'ta, Brooklyn'de oturmaktadır.


Paul Auster'in Okuduğum Diğer Kitapları :

* New York Üçlemesi
  1- Cam Kent
  2 - Hayaletler
  3- Kilitli Oda

* Yanılsamalar Kitabı 


                                                     

6/30/2020

Yanılsamalar Kitabı - Paul Auster

Haziran 30, 2020 2 Yorum
Yanılsamalar Kitabı

"Resimler ne kadar güzel ya da çarpıcı olursa olsun, beni asla sözcüklerin tatmin ettiği kadar etmiyordu."

 Haziran ayında @biryazarbinokur grubumuzla birlikte @fatmainak 'ın seçimi ile Paul Auster okuduk. Benim seçtiğim kitap Yanılsamalar Kitabı oldu . Aslında yazarın daha fazla kitabını okumak isterdim ancak çok yoğun olduğum için sadece bir kitap okuyabildim.

 Daha önce New York Üçlemesi ile yazarın kalemi ile tanışmıştım  . Bu nedenle çok yabancılık çekmedim okurken . ➡ New York Üçlemesi ;  Cam Kent , Hayaletler , Kilitli Oda kitaplarından oluşmaktadır .  ⬅

  David bir üniversitede öğretim üyesidir.  Aynı zamanda yazar ve çevirmendir. Eşi ve iki oğlunu uçak kazasında kaybettikten sonra dünyadan kopmuş , boşluk içerisinde kalmıştır. Bir gün televizyonda sessiz film üzerine izlediği bir belgeselde Hector Mann ile karşılaşır . Bu siyah beyaz film sanatçısını seyrederken kahkaha attığını fark eder. Uzun süredir kahkaha değil gülümsememiştir bile . Bu kahkaha sonrası David , Hector Mann üzerine düşünmeye ve araştırmaya başlar. Kimdir bu Hector Mann? Yıllar önce ortadan kaybolup sırra kadem basan bu adam ve filmlerini daha çok merak etmeye başlar . Ülkenin farklı yerlerinde filmleri olduğunu öğrenir ve bunları aramak için yola çıkar . Bu yolculuk başında da bu konuda bir kitap yazma fikri doğar....


 David bu kitabı yazdıktan yıllar sonra bir mektup alır . Mektubu yazan kadın Hector Mann'ın eşi olduğunu söylemekte ve Hector'ı görmesi için onu çiftliğe davet etmektedir. İşte tam olarak bu mektubu aldığı zaman başlar kitabımız da....

  New York Üçlemesi beni çeken olduğu kadar iten bir kitaptı da . Yanılsamalar Kitabı ise tam tersi çekti beni . Elimden bırakamadan okudum. Çok farklı ve canlı bir kitaptı  . Okuduğum herşey o kadar net canlandı ki gözlerimde o yüzden canlı diyorum. Kitap bizi çok farklı yolculuklara çıkarıyor. İlk olarak David ve onun yaşadıkları ve ruh hali var. Kitap boyunca da zaten David'in ağzından okuyoruz herşeyi. İkinci olarak da filmler . Filmleri David kare kare aktarıyor bize. Bu nedenle filmi seyretmiş kadar oluyoruz. Bu kitap aynı zamanda film de içeriyor dersem yanlış demiş olmam . Son olarak da Hector Mann'ın hayatından bir kesiti de içeriyor. Alma , David'e uçakta Hector'ı anlatırken biz de Hector'ın gözünden onun yaşadıklarına tanık oluyoruz. Bu nedenle çok yönlü bir kitap olduğunu da söyleyebilirim. Okuduğum en farklı kitaplardan birisiydi . Paul Auster kaleminin sihrini konuşturmuş bana göre.

  Ben kitabı çok sevdim. Tavsiye noktasında ise net bir şey söyleyemiyorum.  Goodreads'e göre kitabı sevmeyenler de var. Bu nedenle konu ilginizi çektiyse alın pişman olmazsınız diyorum.






Yanılsamalar Kitabı
Kitabın Adı :Yanılsamalar Kitabı
Yazar : Paul Auster
Yayınevi : Can Yayınları
Orjinal adı :The Book of Illusions
Çevirmen :İlknur Özdemir
Sayfa Sayısı :306

Karısıyla iki küçük oğlunu bir uçak kazasında yitiren David Zimmer, yaşayan bir ölüye dönüşmüştür, kederini alkole gömerken günlerini kendine acıyarak geçirmeyi sürdürür. Bir gece televizyon izlerken, sessiz film döneminin komedi oyuncularından Hector Mann üzerine bir belgesele rastlayınca hayata bakışı bir anda değişir. Altmış yıl önce ansızın ortadan kaybolan ve o zamandan beri kendisinden haber alınamayan bu gizemli oyuncunun filmlerinin peşine düşen, Avrupa ve Amerika'da dolaşan David, sonunda onun hakkında bir kitap yazar. Kitap yayınlandıktan hemen sonra aldığı ve başka bir dünyadan gelmişe benzeyen ilginç bir mektupla hayatı geri dönülmez biçimde değişecektir. Soluk kesici bir tempoda ilerleyen bu şaşırtıcı roman, okuru gülünçle trajik olanın, gerçekle hayalin, şiddetle yumuşaklığın birbirinin içinde eridiği bir imgeler evreninde dolaştırıyor. Önceki romanlarında olduğu gibi rastlantıların insan yaşamında oynadığı rolün altını çizen, bütün olayların birbirine bağlanıp çözüldüğü "Yanılsamalar Kitabı", Amerika'nın en güçlü ve özgün yazarlarından Paul Auster'ın, içeriği en yoğun, duygusal yanı en zengin romanlarının başında geliyor.




Paul Auster Kimdir?

Paul Auster 3 Şubat 1947 doğumlu Paul Auster, çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak temsilcilerinden. Yazı yazmaya 12 yaşında başladı. Columbia Üniversitesi'nde Fransız, İngiliz ve İtalyan edebiyatı okudu. Fransızca'dan çeviriler yaptı. 1971-75 yılları arasında Fransa'da oturdu, 1977'de oğlu doğdu, 1979'da babasının ölümünden sonra, onu konu aldığı yaşamöyküsel romanı Yalnızlığın Keşfi'ni yazdı. Denemelerini ve şiirlerini çeşitli yayın organlarında yayınladı. 1981 yılında şimdiki eşi yazar Siri Hustvedt'le evlendi. Yirminci yüzyıl Fransız şiiri üzerine önemli bir antoloji yayınladı. 1986-1990 yılları arasında Princeton Üniversitesi'nde çeviri dersleri verdi. Romancılık, şairlik, çevirmenlik, deneme ve senaryo yazarlığı gibi çeşitli yönlere sahip bir yazar olan Paul Auster, eşi ve iki çocuğuyla New York'ta, Brooklyn'de oturmaktadır.


Paul Auster'in Okuduğum Diğer Kitapları :

* New York Üçlemesi
  1- Cam Kent
  2 - Hayaletler
  3- Kilitli Oda

                                                     

6/18/2020

1984 - Goerge Orwell

Haziran 18, 2020 2 Yorum

1984

 Hayvan Çiftliği kitabı ile yazarın kalemi ile tanıştım ve hayran oldum. Hem eğlenceli hem de düşündürücü bir kitap oldu benim için. Kısa sürede biten ancak etkisi hiç de bitmeyen bir kitaptı. Hayvan Çiftliği'ni okuduktan sonra 1984 listemin üst seviyelerinde yer aldı ve sonunda okuyabildim kitabı.

SAVAŞ BARIŞTIR
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
CAHİLLİK GÜÇTÜR


  1984 'ü okumaya başladıktan sonra ilk sayfalarda yukarıda bıraktığım cümleler karşıladı beni . Birkaç kere okudum bu yazılanlar ve ne demek istediğini , ardındaki anlamları üzerine bir süre düşündüm. Kitap boyunca birçok yerde karşıma çıkan bu cümlelerin anlamlarını kitabın son bölümünde net olarak anladığımı belirtmeliyim. O zamana kadar çıkarım yapmıştım sadece fakat ne demek istediği son bölümde gayet net olarak anlatılıyor .

  Goerge Orwell'in kaleminden çıkan bu kitap bir distopya . Tüm dünyada okunan , okuyanları etkileyen bu distopyanın filmi de çekilmiş. Kitabı okuduktan sonra filmini de ara vermeden izledim ve kitaptan sonra ondan da bahsetmek istiyorum.

  Kitaptaki olaylar bir karakterin etrafında gelişiyor ve onun bakış açısı ile aktarılıyor: Winston . Dünya'ya egemen olan üç ülke kalmıştır . Okyanusya , Avrasya , Doğuasya . Bizim okuduğumuz olaylar Okyanusya ülkesinde yer alan Londra 'da geçiyor .

1984

Ülke genelinde piramidin üstünde Büyük Birader (BB) yer alıyor . Büyük biraderin fikirleri ,ideolojisi ve yönetimi benimsenmiştir. Evlerde bulunan tele ekranlarda büyük biraderin yüzünü sürekli görmek mümkündür. Ancak BB yi şahsen gören olup olmadığı bilinmemektedir. Belki de BB sadece bir fikrin , insanları bir arada tutmak , onları yönetmek için ortaya koyulan bir resimden mi ibaret bilinmez.... Bu konuda konuşmak da yasaktır zaten . Casusların ya da düşünce polislerinin nerede olduğu ya da kim olduğu bilinmez. Evlerde bulunan tele ekranlarda sürekli haber , müzik verilmesinin yanı sıra sabahları yoldaşların spor yapması da sağlanmakta ve 7/24 insanlar bu ekranlardan gözlenmektedir. Düşünce suçu ile göz altına alınanlar bir daha görülmemekte , belki de buharlaştırılmaktadırlar. Evlerdeki casuslardan en önemlisi ise çocuklardır  .Anne ve babalarını düşünce polisine ihbar etmekte tereddit etmezler . Gece rüyanızdan ya da rüyanızdaki konuşmalarınızdan birle sorumlusunuzdur . İnsnaların çoğu ise olanları sorgulamazlar , olduğu gibi kabul ederler. Ülke sürekli savaş halindedir. İnsanların en büyük eğlencesi ise idamları izlemektir.

Kitap üç bölümden oluşuyor . İlk bölümde Winston ülke düzeni ve yapılanları , yaşayış tarzını kendi hayatı üzerinden anlatıyor. O da olanların farkında ve sorgulayan bir karakter. Bu nedenle de günün birinde yakalanacağını çok iyi biliyor.

Geçmiş tarihçinin yazdığı kadardır derim her zaman . Biz eski zamanlarda yaşamadığımız ya da birebir görmediğimiz için tarihçilerin yazdığını biliriz ve onların doğru olduğunu farz ederiz. İşte Okyanusya'da da tarih insanların ellerinde. İşlerine yaramayan bilgiler kitaplardan , gazetelerden çıkarılır ve eski sayılar bile yeni bilgiler ile tekrar yazılır . BB nin söylemi günümüz şartlarında gerçekleşmediyse eski sayılar da hemen günümüz şartlarına uygun demeç verilmiş gibi düzeltiliyor . Olmayan insanlar varmış , kahramanlık yapmış gibi gösterilirken yaşayan insanlar da birden ortadan kaybolmakta ve tüm belgelerden bir anda çıkarılmaktadır . Kimse onun yaşadığını ya da öyle biri olduğunu ispatlayamaz . İnsanların korku ile yönetildiği bir ülke Okyanusya...

İkinci bölümde ise kız arkadaşı oluyor Winston'un . Cinsellik bu düzende olumsuz karşılanan bir durum. Bu nedenle gizli kapaklı yürütürler bu ilişkiyi.

Son bölümde ise Winston yakalanır. Bu bölümde yakalananlara ne yapıldığını öğrendiğimiz gibi perde arkasında olanları da daha iyi anlıyoruz.

  1984 okunması çok kolay bir kitap değil. Bir distopya olduğu için zaten iç karartıyor . Düşünerek ve yavaş yavaş okunması gerekiyor . Buna rağmen yazarın yıllar öncesinden sanki bugünü gördüğünü düşündüm.  Yaşananlar , olanlar birebir olmasa da benzerleri var. Okudukça daha iyi anlaşılıyor.  O zamanın şartlarında tele ekranı TV den yola çıkarak kurgulayan yazar günümüzde olsa cep telefonu ve uyduları belirtirdi diye düşünüyorum. Cep telefonlarının dinlendiği , Bilgisayar kamerası ile gözetlendiğimiz , uydular aracılığı ile takip edildiğimiz zaman zaman haberlere konu olan olaylar.


  Düşünce polisi deyince aklıma bir olay geldi , size de anlatmak istiyorum. Annemlerin orada küçük bir çocuk arkadaşına tokat atar. Diğer çocuk ağlamaya başlayınca anneler işe karışır , çocuğa sorarlar neden vurdun diye. Çocuğun açıklaması ilginçtir : " Çünkü o içinden benim salak olduğumu geçirdi."

Kitapta bana ilginç gelen bir şey de "çiftdüşün" işlemiydi .Birbiri ile çelişen iki düşünceyi aynı anda benimsemek demektir bu işlem . Savaş barıştır cümlesini kabul etmek çiftdüşündür.

Filmini de çoğu kitapla birebir uyumlu ilerliyordu . Seyrederken kitapta okuduklarım gözümde canlandı . Filmi kitabı okuduktan sonra izlemenizi tavsiye ederim. Bazı konuların filmde atlandığını da belirtmeliyim. Ayrıca bazı sahnelerde de çıplaklık gösterilmese de olurdu .

Son olarak okunması gereken kitaplardan olduğunu düşünüyorum . Ancak kitabı kafanız rahat bir şekilde okumanızı öneririm. Ara sıkıştırılacak çerez kitaplardan değil.

Bu yazımı da okumak isteyebilirsiniz:

1984 Kitabından Alıntılar








1984
Kitabın Adı :1984
Yazar :Goerge Orwell
Yayınevi :Can Yayınları
Orjinal adı :Nineteen Eighty-Four
Çevirmen : Celal Üster
Sayfa Sayısı : 352

1984
Distopya olarak nitelendirilen George Orwell’ın bu şahane eseri, geçmişin aslında ne kadar da gelecekten izler taşıdığını ortaya koyuyor. 1948’de kaleme aldığı bu eser ile Orwell, günümüz modern dünyasına bir protesto bırakıyor. Her ne kadar kitabında 1984 yılını tasvir etse de kitabın derinliklerinde bugünden izler de bulabilmeniz mümkün. Bu durumda elbette ki George Orwell’ın ileri görüşlülüğü etkili.

Sovyet Rusya’ya bir eleştiri niteliğinde olan bu kitap, günümüz siyasetinin baskısı, toplumdaki adaletsizliği, insanların tek tipleştirilmek istenmesi, zihnin kontrolü ve bireyselliğin yok edilmesi gibi kavramlar üzerinde de duruyor. Ütopik olduğu kadar gerçekçi yönlere de yer veren roman, sizi yaşadığınız toplum düzeni içerisinde de düşünmeye davet ediyor. Önlem alınmadığı takdirde nerelere sürüklenebileceğimiz konusunda ipuçları veren bu romanı, elinizden bırakamayacaksınız.

Modern Dünyaya Bir Protesto: 1984
Büyük Birader olarak adlandırılan kişi ve onun denetimindeki partisi, Okyanusya yönetiminin başıdır. Okyanusya’da Büyük Birader’in otoritesiyle, toplumda hiyerarşik bir sınıflandırma bulunur. Topluma, tüm insani duygulardan arınmalarını emreden Büyük Birader; ülkede aşkı, erotizmi, bireysel evliliği ve günlük tutmak gibi insani eylemleri de yasaklamıştır. Evlilikler, tamamen devlet kontrolündedir ve amaç yalnızca devlete hizmet edecek çocuklar yetiştirmektir. Diğer yandan, ülkedeki tüm yazılı ve yazısız yayın organları, sadece devlete bağlıdır ve asla kendi düşüncelerinizi ifade etmenize izin verilmez.

Çoğunluğun bu sisteme uyduğu ve itiraz etmeksizin Büyük Birader’e saygı gösterdiği Okyanusya’da, elbette ki sisteme karşı gelen kişiler olacaktır. Bunlardan biri de Doğruluk Bakanlığı’nda çalışan Winston’dır. İçerisinde bulunduğu sıkışmışlık hissi, onu her şeye karşı gelmeye itecektir. Hikayede burada başlar. Winston’ın başkaldırışı, Julia ile olan yakınlaşması ve eylemleri sonucu başına gelenleri George Orwell, büyük bir ustalıkla işlemiştir. Kitabın sonundaysa Winston’ın türlü işkenceler sonucu, devlete bağlı bir vatandaşa dönüştürüldüğüne tanık oluruz.

Bunu Biliyor muydunuz?
George Orwell kitabın geçtiği yıl olarak aslında 1980 yılını seçmiştir. Fakat kitabın tamamlanması, Orwell’ın hastalığının da etkisiyle uzadıkça yılı, 1982 olarak değiştirmiş, sonrasında ise 1984 yılında karar kılmıştır. Bunun nedeni ise Orwell’ın kitabın yazımını 1948 yılında tamamlamasıdır. Orwell, 1948’in son 2 rakamının yerlerini değiştirmeye karar verir. Böylece kitap, 1984 adı ile basılır.








Goerge Orwell Kimdir? 

Goerge-Orwell  İngiliz bir memurun çocuğu olan George Orwell 25 Haziran 1903 tarihinde Hindistan’da doğmuştur.

George Orwell ismiyle tanıdığımız yazarın gerçek adı Eric Arthur Blair’dir. Kız kardeşinin doğumundan sonra annesi ile İngiltere’ye dönen yazar, babasını Hindistan’da bırakmıştır ve onu ara sıra ziyaret etmiştir. Babasıyla arasında pek fazla bir bağ olmamıştır ve yazar baba - oğul sevgisini tadamamıştır. Bu yüzden babasını soğuk ve muhafazakar bulmaktadır.

George Orwell, ilk edebi eserini 11 yaşlarında yerel bir gazetede yayımlamıştır. İngiltere’de yatılı bir okulda okumuştur. Daha sonra çalışmalarına devam etmek üzere iki kolejin bursunu kazanmıştır. Eğitimini Eton’da tamamlayıp 1922 yılında Hindistan İmparatorluk Polis Teşkilatı’na katılmıştır. 15 yıl görev yaptıktan sonra görevinden istifa edip yazar olmak için İngiltere’ye dönmüştür.

George Orwell, 1933 yılında ilk olarak “Paris ve Londra’da Beş Parasız” adlı kitabını yayımlamıştır. Ailesini utandırmama düşüncesiyle ismini George Orwell olarak okuyucuya tanıtmıştır. Yıllarca hastalıklar ile boğuşan yazar en son tüberküloz ile savaşmıştır.

Orwell, en çok bilinen iki distopik romanıyla tanınmaktadır: “1984” ve “Hayvan Çiftliği”... Orwell, Hayvan Çiftliği’nde Sovyetler Birliği’ni ve diğer totariter rejimleri alegorilerle eleştirmiştir.

Yazar, 1984’ü yazarken ilk distopik roman örneği olan Rus yazar Yevgeni Zamyatin’in “Biz” adlı kitabından ilham almıştır.

Hayvan Çiftliği kitabı yazara büyük beğeni ve maddi imkân sağlamıştır. Bir diğer eseri olan 1984 isimli kitabı yazar için daha büyük bir başarı getirmiştir; fakat yazar, tüberkülozun son evrelerinde olduğu için bu başarısının tadını çıkartamamıştır ve 1950 yılında hayata gözlerini yummuştur.

                                                     

6/10/2020

1984 - Goerge Orwell Kitabından Alıntılar

Haziran 10, 2020 7 Yorum
1984

 " Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar. "

" Bağlılık , düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir. " 

"Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar , ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler." 

"Hiçbir yararı olmayacağını bile bile insan kalmanın çok önemli olduğunu düşünüyorsan , onları yendin demektir. "

 " Savaş, tüketim malları fazlasını eritmekle kalmaz, aynı zamanda hiyerarşik bir toplumun istediği zihinsel ortamın korunmasına destek olur. "

" Özgürlük, iki kere iki dört eder  diyebilmektir."





 " En iyi kitaplar insana zaten bildiklerini söyleyen kitaplardır... "

 " Akıllılık çoğunluğa bakılarak ölçülemez..."

 " Parti ,iktidarda olmayı , yalnız kendi çıkarları için istiyor. Başkalarının iyiliği bizim umurumuzda değil, bizi ilgilendiren sadece iktidardır. " 

" Hükmetmek , acı çektirmekle ve aşağılamakla olur. Hükmetmek , insanların zihinlerini darmadağın etmek , sonra da dilediğin gibi yeniden biçimlendirerek bir araya getirmekle olur. "

"Her gün, her saat hayata dört elle sarılmak gelecekten yoksun olduğunu bile bile günübirlik yaşamayı sürdürmek, tıpkı hava olduğu sürece nefes almayı bırakmamak gibi karşı konulmaz bir içgüdüydü."






                                                     

5/28/2020

Cinayet Oyunu - Isabel Allende

Mayıs 28, 2020 5 Yorum
Cinayet Oyunu -  İsabel Allende


   Yıllar önce televizyonda gecenin bir yarısı bir filme denk gelmiştim. Meryl Streep'in başrolünde oynadığı bu film Ruhlar Evi idi ve beni çok etkilemişti. Neredeyde 15 yıl önce seyretmeme rağmen dün gibi hatırlıyorum . Ben filmin bir kitaptan uyarlandığını bilmiyordum. İnstagramda gezerken İsabel Allende'nin Ruhlar Evi kitabı paylaşımına denk geldim bir arkadaşımın . Aaa ben bu isimde bir film seyretmiştim muhteşemdi dedim ki filmin İsabel Allende'nin aynı isimli kitabından uyarlandığını öğrendim. Bu yazara ilgi duymama sebep oldu . Ruhlar Evi kitabının üçleme olduğunu öğrendim ve ona başlamadan önce Cinayet Oyunu kitabını okumak istedim.



Ruhlar Evi Filminin Fragmanı :





 Bu ay instagramda @biryazarbinokur grubumuzla birlikte sevgili @nazan_toy un seçimi ile Isabel Allende kitapları okuyacaktık . Ben de tabii ki okumayı çok istediğim Cinayet Oyunu kitabı ile katıldım etkinliğe .

 512 sayfadan oluşan kalın bir kitap olan Cinayet oyunu , Can Yayınları tarafından yayımlanıyor. Geçen yaz Can Yayınevi kitaplarında her yerde harika indirimler olunca ben de bu kitaba denk gelmiş ve almıştım. Şimdi çoğu satış sitesinde satışta yok veya tükenmiş durumda. İyi ki kaçırmadan aldım kitabı .

  Kitabın ismi Cinayet oyunu ve polisiye kitap zannedebilirsiniz. Kitapta cinayet ve araştırma var ancak bir cinayet romanı ya da polisiye bir kitap demek doğru değil bu kitap için.


Cinayet Oyunu - Isabel Allende

  Isabel Allende ve tarzını nette araştırınca büyülü gerçeklik ile karşılaştım . Nedir bu büyülü gerçeklik? Latin Amerika'da oluşan bu akım gerçekçilik ve fantezinin bir karışımı olarak karşımıza çıkıyor. Kurguda olan bazı olaylar ya da karakterler ne kadar olağandışı olsalar da yaşam normal bir şekilde akmaya devam ediyor ve olan bu olağandışılık ya da fantastik olaylar diğer karakterler tarafından normal kabul ediliyor büyülü gerçeklikte. Bu türün önde gelen isimlerinden birisi Gabriel Garcia Marquez'dir.

  Isabel Allende'nin Cinayet Oyunun'da da büyülü gerçeklik kendisini gösteriyor.

Kitap okulda bir ceset bulunması ile başlıyor . Evet bir ceset bulunuyor fakat okurken açıkçası ben çok eğlendim ve kahkahalarla güldüm bu sayfalarda. Bu nedenle ilk sayfadan ben bu kitabı çok seveceğim dedim.

İkinci bölüm ve ilerleyen bölümlerde ise kitaba konsantre olmak , yazarın tarzına alışmak ve karakterleri öğrenmekle geçti. Bu nedenle çok yavaş aktı ve ben erken karar mı verdim diye düşünürken kitap yine akmaya başladı ve bir çırpıda bitti. Özellikle son bölümler daha heyecanlı ve daha akıcı idi.


Kitaba adını da veren Cinayet Oyunu gerçekten bir oyundan geliyor . Karındeşen Jack'ten esinlenilmiş Ripper isminde bir oyundan esinlenerek  sanal ortamda bir grup birleşerek gerçek cinayetleri çözmeye uğraşıyorlar. Amanda grubun başı . Büyükbabası " Kabil" onun emir kulu . Kitapta olaylar Amanda ve çevresinde gelişse de yazar bize bütün karakterleri , yaşamlarını tek tek tanıtıyor. Bu nedenle sadece bir cinayet kitabı değil. İnsanı , doğasını ve yaşamını da içeriyor kitap. Bir bütün olarak bize her detayı ile sunuyor kitap . Başta yorucu gelse de bir noktadan sonra herkesi tanıyor ve sizin çevreniz haline geliyorlar. Amanda , annesi , babası , annesinin erkek arkadaşı , müşterileri , cinayet oyununu oynayanlar ,... Aslında hepsi birer ana karakter . Kendine özgü ve konuda az da olsa bir katkısı var hepsinin . Polis olan babasından dava dosyalarını öğreniyor ve onu üzerine yorum yapıp kendi araştırmalarını yapıyorlar.  Aralarında medyum olan bile var. Polisten daha güçlü sezgileri olduğunu da söyleyebiliriz.

  Kitapta bir cinayet değil cinayetler ve bir seri katil var . Bütün kitap bir anlatıcı tarafından anlatılmasına rağmen sonuna doğru katilin ortaya çıktığı noktada onun yani katilin ağzından kim olduğunu ve nedenlerini okuyoruz .

Yazar kitabın sonunda kendisinden bir polisiye yazılması istendiği ve bunun üzerine kitabı yazmaya başladığını anlatıyor . Kitap tam anlamıyla bir polisiye olmasa da yazar kendi tarzı ile polisiyeyi harmanlamaya çalışmış ve kendine özgü bir eser çıkmış.

Polisiye okumayı bekleyenler , sıkı polisiye okurları kitabı okurken biraz sıkılabilirler. Polisiye beklentisine girmeden dram , polisiye okumak isteyenler kitabı çok seveceklerdir.





Cinayet Oyunu
Kitabın Adı :Cinayet Oyunu
Yazar : Isabel Allende
Yayınevi : Can Yayınları
Orjinal adı : El juego de Ripper
Çevirmen : İnci Kut
Sayfa Sayısı : 512


Yeniden ağzını bağlamak zorundayım. Dinlenmeye çalış, ben bu gece dönerim; çünkü öyle her saat girip çıkamam. İnanmayacaksın ama dışarıda sabah vakti. Bu odanın duvarlarında acayip bir malzemeden yapılmış perdeler var, siyah muşamba ya da kauçuklu branda bezinden ağır bir şey ama az çok esnek, su geçirmiyor, bu yüzden sana hep geceymiş gibi geliyor. San Francisco'da işlenen bir dizi cinayet, bu cinayetleri çözmek için bilgisayarları başında hafiyeliğe soyunan, dünyanın dört bir yanından bir grup oyuncu… ve oyunculardan birinin annesinin kaçırılmasıyla tetiklenen esrarlı bir kovalamaca. Isabel Allende'nin alışılmış tarzının dışına çıkarak polisiyeye göz kırptığı ve her zamanki gibi titizlikle dokuduğu Cinayet Oyunu'nu soluk soluğa okuyacaksınız.







Isabel Allende Kimdir?

Isabel Allende  1942 yılında Peru'nun başkenti Lima'da doğdu. Ancak birkaç yıl sonra ailesi Şili'ye göç etti. Isabel Allende, amcası, Şili Devlet Başkanı Salvador Allende'nin 1973'te öldürülmesinden iki yıl sonra kocası ve çocuklarıyla birlikte Venezuella'ya sığınmak zorunda kaldı. 17 yaşında gazeteciliğe başlayan Allende, bir süre sonra San Francisco'ya yerleşti, ABD'nin önde gelen üniversitelerinde edebiyat dersleri verdi. 1982'de yayınlanan ilk romanı Ruhlar Evi'ni, 1984'te Aşktan ve Gölgeden, 1985'te Eva Luna adlı romanları, 1989'da Eva Luna Anlatıyor adlı öykü kitabı izledi. Sonsuz Düzen adlı romanı 1991'de, Paula 1994'te, Kaderin Kızı 1999'da, Sararmış Bir Fotoğraf 2000'de, Yüreğimdeki Ülkem 2003'te yayınlandı. Allende 2002-2004 yılları arasında Canavarlar Kenti, Altın Ejder Kenti ve Pigmeler Ormanı adlı romanlardan oluşan gençlik üçlemesini kaleme aldı. Türkiye'de tüm yapıtları Can Yayınları arasında yer alan Allende, hemen tüm öykü ve romanlarında gerçekçi bir anlatım ve siyasal bir yaklaşım ile büyülü gerçekçiliğin gerçeküstücü geleneğini ustaca kaynaştırdı.

                                                     

4/23/2020

Doğu Yolculuğu - Hermann Hesse

Nisan 23, 2020 1 Yorum
  Doğu Yolculuğu

  Hermann Hesse 'nin okuduğum üçüncü kitabı Doğu Yolculuğu .  Siddhartha ile tanıdım yazarın kalemi ile Rosshalde ile de çok sevdim. İki kitap da tür olarak olsun tat olarak olsun farklıydı . Doğu Yoculuğu ise ikisinden de farklıydı .

Doğu Yolculuğu yazarın kendi yolculuğunu anlattığı bir kitap . Kendini bulma yolculuğu...

Bir cemiyete kabul edilen H.H. bu cemiyetle doğuya doğru bir yolculuğa çıkıyor . Bu yolculuk için herkesin amacı farklı yolları birdir. Bu yolculuğa çıkınca bunun tam olarak doğuya olmadığı fark eder. Farklı yönlere ve farklı zamanlar arasında yakılan bir yolculuktur bu . Fantastik de denilebilir. Bir an geçmişten birisi ile konuşurken bir an farklı bir mekanda oluyorsunuz .

  Bu yolculuğu masalsı ya da fantastik nasıl tabir ederseniz o şekilde bize aktarıyor.

Kitabın ikinci bölümünde ise ( ben iki bölüme ayırdım konu olarak ) Bu yolculuğum bir şekilde sonlandığı ve cemiyetten kimsenin kalmadığını düşünen H.H bu yolculukta yaşadıklarını ve cemiyetle alakalı hatırladıklarını kitap haline getirmeye karar verir. Bunun için çalışmalarını sürdürürken yaşadıkları ve geçmişinden karşılaştığı kişiler sayesinden yaşananların onun hatırladıklarından farklı olduğu ortaya çıkar . Bundan sonrasını ise büyük bir dikkatle okuyor insanın hafızasının nasıl da yanıltıcı olduğunu görüyoruz.

 Kitabı instagramda @biryazarbirnokur ekibi ile birlikte @sedaylakitaplar'ın seçimi ile okuduk. Özlemiştim yazarın kalemini .

  Kitabı Google Kitaplardan satın alaran e-pub formatında okudum. Hatta bazı bölümlerini egzersiz yaparken dinledim. Google kitapların sesli oku özelliği güzel bir şey fakat geliştirilmesi gerekiyor çünkü çok hızlı okuyor . Yine de benim için eğlenceli bir okuma süreci oldu .

Doğu Yolculuğu Kitabından Alıntılar :

"Çünkü bizim tek hedefimiz Doğu’ya varmak değildi, daha doğrusu 'bizim Doğu'muz salt bir ülke ya da coğrafi bir şey değil, ruhun yurdu ve gençliğiydi, hem her yerdi hem de hiçbir yer, tüm zamanların yekvücut olmasıydı,..."

" Bizimle birlikte Doğu’ya gitmesinin özel nedeni, Muhammed Peygamber’in, büyü yoluyla havada süzüldüğünü duyduğu tabutunu görme isteğiydi."

"Henüz delikanlılık yıllarımda düşlerimde gördüğüm yolculuk ve yaşam hedefim ise şuydu: güzel Prenses Fatma’yı görmek ve mümkünse sevgisini kazanmak..."




Doğu Yolculuğu -  Hermann Hesse
Kitabın Adı :Doğu Yolculuğu
Yazar :Hermann Hesse
Yayınevi : Can Yayınları
Orjinal adı :Die Morgenlandfahrt: Eine Erzählung
Çevirmen :Zehra Aksu Yılmazer
Sayfa Sayısı :78


'Doğu'ya yolculuk ediyorduk, ama Ortaçağ'a, ya da Altın Çağ'a da yolculuk ediyorduk. İtalya'dan, İsviçre'den geçiyorduk, ama bazen de geceyi onuncu yüzyılda geçiriyor, atalarımıza, ya da perilere konuk oluyorduk. Tek başına kaldığım zamanlarda kendi geçmişimden mekanlarla ve insanlarla sık sık karşılaştım, eski nişanlımla Ren'in yukarılarındaki orman kenarında dolaştım. Sonra herhangi bir vadide grubuma yeniden katıldığımda, Cemiyet şarkılarını dinleyip liderler çadırının karşısına kamp kurduğumda anlıyordum ki çocukluğuma yaptığım gezinti, ya da Sanço'yla at binmem de bu yolculuğun bir parçasıydı; çünkü bizim tek hedefimiz Doğu'ya varmak değildi, daha doğrusu bizim Doğu'muz salt bir ülke, ya da coğrafi bir yer değil, ruhun yurdu ve gençliğiyle, hem her yerdi hem de hiçbir yer, tüm zamanların yekvücut olmasıydı.'

Hermann Hesse'ın, ilk gençlik yıllarından beri hayranı olduğu Doğu ve Doğu felsefesi, mistisizmi ve hayat görüşü, onun pek çok kitabının temelini oluşturmuştur. "Doğu Yolculuğu" yalnızca, Hermann Hesse'in değil, Alman dilinin de en güzel, en şiirsel anlatılarından biri.







Hermann Hesse Kimdir ? 

Herman Hesse Hermann Hesse, 1877'de Almanya'nın Calw Kasabası'nda doğdu. İlk şiirini yirmi beş yaşında yazdı. Bunu Peter Camenzind, Çarklar Arasında, Gertrud, Rosshalde, Demian ve diğer romanları izledi. Birinci Dünya Savaşı'nda Alman militarizmini protesto etmek için İsviçre'ye yerleşen, İkinci Dünya Savaşı'nda hem Nazilerin hem de antifaşistlerin ağır eleştirilerine maruz kalan Hesse, bu ortamın, ayrıca sorunlu aile yaşamının ve savaş esirlerine yardım konusundaki yoğun çalışmasının sonucu ağır bir bunalım geçirdi. Jung'un öğrencisi Lang ona psikanaliz tedavisi uyguladı. Lang ile dostluğu Hesse'nin ruhbilime ve Jung'a duyduğu ilgiyi körükleyerek şiirsel iç dünyasını zenginleştirdi. İnsancıllığı, barışseverliği ve insan yaşamını irdeleyen felsefesi, Bozkırkurdu, Narziss ve Goldmund ve Siddhartha adlı romanlarında özellikle belirgindir. Boncuk Oyunu adlı romanından sonra 1946'da Nobel Edebiyat Ödülü de alan Hesse'nin Doğu edebiyatına ve mistisizmine düşkünlüğü, ayrıca bireysel bunalımlara çözümü Doğu felsefesinde arayışı, 1960 yıllarında canlanan Budizm ve Zen Budizmi akımlarının da yardımıyla özellikle Amerikan hippi gençliği arasında en çok okunan yazarlar arasına girmesine neden oldu. Hermann Hesse, 1962 yılında İsviçre'nin Montagnola Kasabası'nda öldü.

Hermann Hesse'nin Okuduğum Kitapları :

* Siddhartha

* Rosshalde 


                                                     

3/27/2020

Gökdelen - Tahsin Yücel

Mart 27, 2020 3 Yorum
Gökdelen - Tahsin Yücel

  Tahsin Yücel'in okuduğum ilk kitabı Gökdelen . Gelecekte , 2073 yılında geçen kitap distopya türünde .

 Her şeyin özelleştiği bir Türkiye'de yargının da özelleştirilmesini konu alsa da değindikleri ile ülkenin durumu ve siyasetinin de ağır bir eleştirisi aynı zamanda .

 Can Tezcan ülkenin en başarılı , tuttuğunu koparan avukatı .  Soyadı gibi tez canlı birisi . Yakın arkadaşı tutuklanmış durumda ve iki yıldır onu hapisten kurtaramamış. Çalıştığı şirket  yönetimde ve vergide usulsüzlükten tutuklanırlar.  Şirkete kayyum atanır ve onların yerine göreve gelenler onların 3-4 katı maaş alılar. Aslında suçsuz olan bu insanları bir türlü kurtaramaz Can Tezcan . Çünkü emir büyük yerden gelmiştir. Yargı bağımsızdır bu dönemde!!!!

 Can Tezcan'ın müvekkili Niyorklu Temel Diker . Soyadı gibi İstanbul'un her yerine gökdelenler diker .  Yeni bir İstanbul Hayali vardır . Aynı boy ve aynı biçim gökdelenlerle İstanbul'un çehresini değiştirmek . Sadece numaralar ve renkler faklı olacaktır. New York'a gidip oradaki gökdelenleri takıntı haline getirdikten sonra ona Niyorklu demişlerdir.

 Niyorklu'nun davası ile ilgilenip arkadaşı Volkan'ı hapisten kurtarmak için uğraşırken Can Tezcan'ın aklına yargıyı özelleştirmek gelir .

"... geçen yüz yılın sonlarından beri her şeyi özelleştirildi bu ülkede, öncelikle yabancılara, yabancı alıcı çıkmayınca da yerli kodamanlara, yani onların taşeronlarına satıldı, dağlar ,taşlar ,ırmaklar ,denizler ,limanlar , havaalanları, gemiler, uçaklar, trenler , yollar , köprüler, fabrikalar, çöpler, okullar ,üniversiteler, stadyumlar. Her şeye özel kurumların elinde. Başbakan başbakanlıkta oturması karşılığında İsrailli bir kodamana para ödüyor. Öyleyse, her şey özel kurumların elindeyse ,yargı neden özelleştirilmesinin ki?"

  İnsanlar artık denize girmek ne demek bilmemektedirler . Denize girmek bir hayaldir . Eğitim de özel sektörde olunca insanlar çocuklarını okula gönderemezler . Eğitim çok pahalıdır . Evde okuma yazma öğretirler çocuklarına ancak iyi bir iş için diploma lazımdır . İki üniversite bitiren bir zor iş bulmaktadır . İnsanlar eskisi gibi arabaya da binmezler . Özel uçakları ile gökdelenlerinden havalanırlar . Ülkede tek özelleştirilmemiş yer yargı kalmıştır . Eğer onu da başarırlarsa Türkiye Dünya'da ilk olacaktır bu konuda.

 " ... işin gerçeğine bakarsan, uyanık bir devlet adamı her zaman satacak bir şeyler bulur ,çünkü her zaman satılacak bir şeyler vardır,"

Can Tezcan ve eşi Dostoyevski hayranıdır. Kitapta birçok yerde Karamazov Kardeşler'e atıfta bulunmuş yazar.  Özellikle o dönemin başbakanı Mevlüt Doğan'dan bahsederken  .

  " Evet, tıpkı İvan Karamazov' un tanımladığı gibi, hem çok sıkı bir salak , hem dört dörtlük bir üçkağıtçı. Tek farkı başbakanlığa kadar yükselmiş Bir Simerdiakof olması."

Başbakanın her konuşmasında " Ben Mevlüt Doğan " demesi bana Transformersı hatırlattı . Optimus Prime kendisinden bahsederken sürekli " Ben Optimus Prime " diyordu :D

Yılkı atlarını duymuşsunuzdur sanıyorum .  Abbas Sayar'ın da Yılkı Atı isminde bir kitabı vardır . Bilmeyenler için belirteyim köylerde  yaşlanan ve hizmetini tamamlayan atlar  dağa salınırmış  ve burada birbirleri ile çiftleşerek üremişler ve yabanileşmişler. Bu atlara yılkı atı denilirmiş. Kitapla ne alakası ver neden konuyu değiştirdin derseniz kitapta yılkı adamlardan bahsediliyor . Bu nedenle öncelikle  yılkı atlarından bahsetmek istedim. Kentlerde iş bulamayan insanlar şehirden uzaklaşıp dağlarda kendi çabaları ile yaşamaya başlamışlar . Ne kadar çabalasalar da doğa da ölmeye başladığı için aç kalmakta ve zor hayatta kalmaktadırlar. Can Tezcan da bu yılkı adamlardan arkadaşı Rıza sayesinde haberi olmuştur . Peki neden benim haberim yok dediğinde ise "sen sadece roman okuyorsun , çevrende olanlardan  haberin yok "diye aldığı cevap çok düşündürücüdür. Toplum içine karışmadan , roman okuyup denetimden geçip sansürlenen haberleri seyredip okuyarak insan yaşadığı toplum hakkında doğru bilgileri alamıyor maalesef.


 " Öyle sanıyorum ki her çağın doğruları kendine göre oluyor, efendim. Bizim çağımızın doğrusu da saltık bencillik."

Her ne kadar bir distopya olsa da kitap yazılanlar ve yapılan eleştirilerde doğruluk payı çok yüksek . Okurken domino taşları gibi beyninizde bazı noktalar yerine oturuyor . Yazarın vurgulamaya çalıştığı noktalar çok isabetli olmuş.  Kitapta hoşlanmadığım nokta diyaloglardaki "Rıca'cığım , Varol'cuğu ," gibi ifadelerdi . Bana sahte geldi. Yazar kitapta " kapital , sermaye " yerine " anamal " , "akıl" yerine " us" gibi kelimelerin Türkçe karşılıklarını yazmayı tercih etmiştir.  Genel anlamda kitabı çok sevdim .

 " Türkiye'de özgür insanın durumu salgın hastalık karşısında sağlam insanın durumuna benzer, her an bir hastane odasında uyanabilir,"






Gökdelen
Kitabın Adı :Gökdelen
Yazar :Tahsin Yücel
Yayınevi :Can Yayınları
Sayfa Sayısı : 287


Gökdelen, her kitabıyla çok konuşulan, çok okunan değerli yazarımız Tahsin Yücel'in yeni romanı. 17 Şubat 2073 sabahı başlayan romanın kahramanı Can Tezcan, Türkiye'nin en önemli, en ünlü avukatlarından biri. Can Tezcan, İstanbul'u yalnızca gökdelenlerden oluşan, New York'a benzeyen ama ondan daha güzel, daha modern bir kente dönüştürmek isteyen zengin müşterisi Temel Diker'in yasal sorunlarını çözmek için bir tasarım ortaya atar: yargının özelleştirilmesini sağlayacaktır. Yergi ustası Yücel'in son romanı Gökdelen, Cihangir'de gökdelenler arasında kalmış son bahçeli evden yok edilmiş kedilere, dağda bayırda aç açık dolaşmak zorunda bırakılmış sefalet içindeki yılkı adamlarından, adına mekik dedikleri tek kişilik uçaklarından inmeyen zenginlere, hiç değişmeyen çıkarcı politikacılardan onların destekçisi medyaya kadar aslında bugün yaşadığımız çürümeyi anlatan, sürprizlerle dolu bir roman.







Tahsin Yücel Kimdir?


Tahsin Yücel Elbistan'da doğdu (1933); Galatasaray Lisesi'ni (1953), İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1960). XIX. ve XX. yüzyıl Fransız yazını ve göstergebilim alanında uzmanlaştı. Aynı bölümden profesör olarak emekli oldu.

Araştırmaları: L'Imaginaire de Bernanos-1969; Figures et Messages dans la Comédie Humaine-1973; Anlatı Yerlemleri-1979; Dil Devrimi ve Sonuçları-1982, Yapısalcılık-1982.

Deneme ve eleştirileri: Yazın ve Yaşam-1976; Yazının Sınırları-1982, Eleştirinin Abecesi-1991, Tartışmalar-1993, Yazın, Gene Yazın-1995, Alıntılar-1997, Söylemlerin İçinden-1998.

Romanları: Mutfak Çıkmazı-1960, Vatandaş-1975, Peygamberin Son Beş Günü-1992, Bıyık Söylencesi-1995. Masalları: Anadolu Masalları-1957.

Öyküleri: Haney Yaşamalı-1955, Düşlerin Ölümü-1958, Ben ve Öteki-1983, Aykırı Öyküler-1989, Komşular-1999, Yalan-2002.

Birçok da çeviri yaptı. Tahsin Yücel'e Haney Yaşamalı için 1956 Sait Faik Hikâye Armağanı, Düşlerin Ölümü için 1959 TDK Öykü Ödülü, Peygamberin Son Beş Günü için 1993 Orhan Kemal Roman Ödülü, Komşular için Dünya Kitap 1999 Yılın Kitabı Ödülü, Söylemlerin İçinden için 1999 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü, çevirileri için de 1984 Azra Erhat Çeviri Yazını Üstün Hizmet Ödülü verildi.
                                                     
Web sitemizdeki fotoğrafların, yazıların izin alınmadan kopyalanması, yayınlanması, alıntı olduğu ve kaynağı belirtilmeden bir takım amaçlar için kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırıdır. İzin alınmadan kopyalanan resim ve yazılarımızla ilgili dilekçe ve dava açma hakkımız saklıdır.