
"Hayat geçip gidiyor, karşına çıkan mutluluğa bu kadar zorluk çıkarma..."
Merhaba :)) İnstagramda her ayın on beşinde büyük bir grup olarak 1 Nobel 1Klasik etkinliği yapıyoruz. Şubat ayının etkinlik kitabı da Parma Manastırı idi. Stendhal'in okuduğum ikinci kitabı oldu Parma Manastırı. Daha önce yazarın Kırmızı ve Siyah kitabını okumuştum. Bu nedenle yazarın tarzına aşina olduğumu düşünüyordum. Bu kitabı yani Parma Manastırı'nı okumaya başlayınca ne kadar yanıldığımı anladım.
Bir yazarın bir kitabını sevdiğimiz zaman hepsini seveceğimizi ya da tarzının hep aynı devam edeceğini düşünürüz fakat bu yanılgıdır. Bizim bile bir anımız bir anımıza uymazken bir yazarın hep aynı çizgide devam etmesini bekleyemeyiz. Her kitapta yazarın farklı bir yönünü keşfederiz aslında .

Tolstoy 'un , olmasaydı Savaş ve Barış 'ı yazamadım diye bahsettiği Parma Manastırı'nı Balzac üst üste üç kez okumuş ve olağanüstü diye nitelemiştir. Bir mektubunda da "Elli yıldan bu yana yayımlanmış kitapların en güzeli" diye belirtmiştir bu hayranlığını. Balzac, onu göklere çıkarırken, pek çok eleştirmen yerin dibine batırmıştır Stendhal 'i. Balzac'a yazdığı mektupta "Savunduğunuz bu kitabı altmış yetmiş gün içinde söyleyip yazdırdım," der Stendhal... Kitabın yazım süreci tam olarak 52 gündür.
Parma Manastırı , Fabrizio del Dongo isimli kahramanın hayatını anlatır bize. Fabrizio baş kahraman olsa de onun hikayesini anlatırken rönesans döneminde küçük bir prenslik olan Parma Prensliğinde yaşanan entrikaları , Waterloo Savaşını , dönem insanlarının yaşayış tarzları ve olaylara bakış açılarını anlatmaktadır. Fabrizio aslında sıradışı bir karakterdir. Kahraman olmaya hevesli ,özgürlüğüne düşkün , kendi düşünceleri içinde kaybolmuş birisidir aslında. On altı yaşında Napolyon'un ordusuna katılmak için yola çıkar. Aslında asker olmamasına rağmen karşılaştığı insanlardan akıl alarak , komutanlara rüşvet teklif ederek bir şekilde orduya dahil olur. Savaşın bir bölümünde bulunsa da sonra ordudan ayrılır. Farklı kimliklerle kaçar demek daha doğrudur. Çünkü onun hayalindeki gibi bir kahraman olamadan casuslukla suçlanıp hapse atılır. Farklı bir kimlikle hapisten kaçar o kimlikle orduda bulunur sonra kendisini kurtarmak için Parma'da yaşayan halası düşesin yanına gider. Evine dönemez çünkü abisi kendisini ihbar etmiştir ve artık kanun önünde suçlu birisidir. Düşes onun iyi bir eğitim almasını sağlasa da hep Fabrizio bildiğini okur. Benim elimde büyüdü dediği yeğenine bir süre sonra aşık olur Düşes. Fakat Fabrizio da farklı birisine aşıktır... Entrika , aşk , dram içerisinde ilerler kitap.

Kitaba başladığım zaman ilk otuz sayfada kitaba girmekte çok zorlandım. Karakter bolluğunun yanı sıra dük , düşes , kont , markiz gibi unvan karmaşasının içerisinde konuya girmek gerçekten çok zor oldu. Sayfa otuzdan sonra kitap yavaş yavaş açılmaya başlasa da kitabı bitirmek gerçekten çok zorladı beni. Bugüne kadar okuduğum klasik eserler içerisinde en çok zorlandığım kitap Parma Manastırı oldu. Hep felsefe kitaplarından beyin yakan kitaplar olarak bahsederdim. Bu kitap felsefe kitaplarını da aşarak beynimi tam anlamıyla yaktı. Bittiğinde kafa allak bullak olmuştu ve yorumu nasıl yapacağımı düşünürken buldum kendimi. Kitabı sündürüp yorum yapabilmem için detox amaçlı bir gerilim kitabı okumam gerekti :D
Balzac bile kitabı üç kez okumuştur. Kim bilir kitabı tam anlamıyla çözebilmem için benim için de üç kez okumam gerekiyordur. Kitabı kesinlikle tekrar okumayı düşünüyorum fakat çok yakın bir tarihte değil.
Klasik kitap okumaya yeni başlayacaksanız bu kitapla başlamamanızı öneririm.

Kitabın Adı :Parma Manastırı
Yazar :Henri Beyle Stendhal
Yayınevi :İş Bankası Kültür Yayınları
Orjinal adı :La Chartreuse de Parme
Çevirmen :Bertan Onaran
Sayfa Sayısı :576
Fransız edebiyatında gerçekçilik akımının en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilen Stendhal’in Parma Manastırı romanı aristokrasisi, sarayları, tutkularıyla İtalyan ruhunun muhteşem bir portesini çizer. 1839 yılında yayımlandığı anda başyapıt olarak kabul edilmiş, başta Balzac olmak üzere edebiyat tarihi boyunca çok sayıda romancı tarafından övülmüştür.
Henri Beyle Stendhal:
Marie-Henri Beyle (23 Ocak 1783, Grenoble – 23 Mart 1842, Paris), daha çok mahlası Stendhal ile bilinen Fransız realist yazardır.23 Ocak 1783’te Fransa’nın Grenoble şehrinde doğdu. Yedi yaşındayken annesini kaybedince babası ve halasıyla yaşamaya başladı. École Centrale’in matematik bölümünden birincilikle mezun olduktan sonra kuzeninin yardımıyla Harbiye Bakanlığı’nda göreve başladı. Asteğmen olarak İtalya’ya gitti. Askerliğe ısınamayıp bir süre Paris’te başıboş bir hayat yaşadı. Daha sonra Marsilya’da tacirlik, ithalat gibi işlerle meşgul oldu. Marsilya’dan sonra Paris’e dönüp levazım dairesinde işe başladı. Napoléon’un zafer alayıyla Berlin’e gitti. 1810 yılında sürveyanlığa yükselerek saraya takdim edildi. Polonya, Floransa, Roma, Napoli’yi gezdi. Napoléon’un Büyük Ordusu’yla Moskova’ya gitti. Moskova’nın yanışı ve Büyük Ordu’nun çekilişinden çok etkilendi. Bautzen Savaşları’na katıldı. 1830’da Trieste’ye, 1831’de Roma’nın kuzeyindeki Civitaveccia’ya konsolos tayin edildi. 1834’te Légion d’honneur nişanına layık görüldü. Bir yandan görevi gereği Avrupa’da dolaşırken, bir yandan da edebiyatla ilgilenmeye devam etti. 1815’te Vies de Haydn, de Mozart et de Métastase’ı (Haydn, Mozart ve Metastasio’nun Hayatları) yazdı. Stendhal mahlasını kullandığı ilk kitabı olan Rome, Naples et Florence’ı (Roma, Napoli ve Floransa) 1817’de yayımladı. Napoléon’un hayatını yazmaya başladı. 1819’da babasının ölümünden sonra Grenoble’a dönerek burada karşılıksız aşkı Mathilde Dembowski’ye ithaf ettiği Aşka Dair’i yazdı. 1823’te Romantik akımın ilkelerini ilan eden ve daha sonra Racine et Shakespeare (Racine ve Shakespeare) adıyla birleşecek olan iki eserden ilkini kaleme aldı. Vie de Rossini’yi (Rossini’nin Hayatı) yayımladı. 1827’de ilk romanı olan Restorasyon dönemi hikâyesi Armance’ı yayımladı. 1829’da İtalya’daki tecrübelerini aktardığı Roma’da Gezintiler kitabını yazdı. Ekim ayında Kırmızı ve Siyah’ı yazmaya başladı. Kırmızı ve Siyah 1831 tarihini taşısa da aslında 1830’da yayımlandı. 1834’de yarıda bırakacağı Lucien Leuwen’i yazmaya başladı. Kendi hayat macerasını anlatan Henry Brulard’ın Yaşamı’nı yazmaya başladı, fakat tamamlamadı. 1836’da Mémoires d’un touriste (Bir Turistin Hatıraları) adını taşıyan seyahat kitabını yayımladı. Le rose et le vert (Pembe ve Yeşil) adında tamamlayamayacağı bir romana başladı. 1838’de Parma Dükü Alexandre Farnèse’in gençlik hayatından esinlenerek roman haline getirdiği Parma Manastırı’nı yazdı. 1839’da Lamiel adlı romanı yazmaya başladı ancak bitiremedi. 1841 yılında sağlığı bozulmaya başladı. 22 Mart 1842’de felç geçirdikten bir gün sonra hayatını kaybetti.


1967 İstanbul doğumlu, İTÜ Elektrik Mühendisliği mezunu. Yirmi beş yıl yurtiçi ve yurtdışında projelerde görev aldı; edebiyat hep yanındaydı. Sadece yokluğunda fark edilen bir ürün olan elektrikle uğraşırken, insandaki gerilimin kaynağına, direncin dayanıklılığına ve akımın duygusal şiddetine merak sardı, aradığı formüllerin izini kurmacanın sihirli dünyasında takip etmeye karar verdi. İlk romanı Fener Balığı 2017 yılında yayınlandı. Bukalemun yazarın yayımlanmış ikinci romanıdır.


Kitabın Adı : Ada - Sensiz Geçen Yıllarım



Cathy Gohlke üç kez Christy Awardskazanmış bir yazardır. Gözyaşlarının kalesi - Secrets She Kept ( 2016 INSPY Awards ) ;Saving Amelie (2015 INSPY Awards); Band of Sisters; Promise Me This (2012'nin en iyi kitaplarından biri olan Library Journal'da yer aldı); I Have Seen Him in the Watchfires (Christy Award, Amerikan Hristiyan Kurgu Yazarları Yılın Kitabı Ödülü ve Library Journal'da 2008 in en iyi kitapları arasında yer aldı .) and William Henry Is a Fine Name (Christy Award).




Émile François Zola (2 Nisan 1840 – 29 Eylül 1902), Fransa'da natüralizm akımının öncüsü olan ünlü bir yazardır. Zola'nın edebiyat dışındaki şöhreti ise, Dreyfus Davasında takındığı aydın tavrından kaynaklanmaktadır. 1897 yılında Fransız ordusunda Yahudi olması nedeniyle askeri yargının duyarsızlığına kurban giden yüzbaşı Dreyfus'u hükümetin bütün baskılarına rağmen savunan ve Fransa devlet başkanına hitaben İtham Ediyorum makalesini yayınlayan Zola, baskılardan dolayı Fransa'yı terkedip bir süre Londra'da yaşamak zorunda kaldı. Çabaları sonucunda Dreyfus Davası'nın yeniden görülüp adaletin yerini bulması sonucu yurduna döndü. Émile Zola, 1902 sonbaharında, kaldığı otelin yatak odasında duman zehirlenmesinden öldü. Nana, Germinal ve Meyhane en tanınmış romanlarıdır. Tüm romanlarında, doğal ve gerçekçi bir tarzla, hayatın zorluklarından bahsedilir. Örneğin, Nana adlı romanda yokluktan dolayı batağa sürüklenen bir genç kızın dramı, büyük bir gerçekçilik ve dramla anlatılır.
Arsinoe'ye terk edilmek çok zor gelmiştir. Hayatta kalmak için Berenice'ye tabii olmak ve dikkat çekmeden yaşamak zorundadır. Berenice'nin etrafındakiler bu küçük kızı öldürmesini isteseler de Berenice onun bir prenses gibi eğitim alarak yaşamasına izin vermiştir. Sanırım Arsinoe'nin terk edilmiş olması ona kendisini hatırlatmıştır. Onu annesi terk etmemiş olsa da sevgi ve ilgiden mahrum büyümüştür. Anne ile birlikte ama annesiz ... Ne kadar acı bir durum .


