3/20/2020

Pusudaki Kız - Gytha Lodge

Mart 20, 2020 1 Yorum
Pusudaki Kız

  İlk çıktığı andan itibaren ismi ve konusu ile ilgimi çeken bir kitaptı Pusudaki Kız . Bazen bir kitap çıkar ve hakkında hiçbir şey bilmeden sizi çektiğini hissedersiniz ... Bu durum size olur mu bilemiyorum ancak bana oluyor . Çekildiğimi hissediyorum ancak alıp almamakta kararsız kalıyorum. Bu kitap için de bunları hissettim . Kitabı satın almadım , okumak için ödünç aldım ben de . İyi ki de ödünç aldım dedim kendime kitabı bitirince ...

  1983 temmuz ayında altı genç ormana kamp yapmaya giderler ve sadece beş tanesi geri döner . Aralarında en küçükleri olan Aurora - on dört yaşında - kaybolmuştur . Zamanın en büyük arama çalışmaları yürütülür fakat bulunamaz...

Otuz yıl sonra ormanda kamp yapmaya giden bir ailenin küçük kızı insan kalıntıları bulur . Olaya çağrılan Dedektif baş komiser Jonah Sheen ilk görüşte bunların Aurora'ya ait olduğunu anlar. Kayıp vakası yaşandığında o henüz genç bir polis memurudur ve bu olay onu etkilemiştir.

Çift zamanlı olarak ilerliyor kitap. Aurora'nın katilleri aranırken otuz yıl önceye gidip Aurora'nın ağzında kampta olanları okuyoruz. Çift zamanlı ilerlemeyi oldukça başarılı bir şekilde yürütmüş yazar.

Otuz yıl önce kampa giden çocuklar tekrar çağrılır ve ifadeleri tekrar ele alınır . Geçmişte verdikleri ifadeler ve yeni ifadeleri karşılaştırılır. Aradaki farklılıklar ortaya konulur ve saklanılanlar ortaya çıkarılmaya çalışılır .

Konu olarak ilgimi çekti kitap . Okurken konu olarak açıkta kalan bir nokta olmamasına rağmen kitaptaki duyguları alamadım ben . Ne ailedeki üzüntüyü , ne ceset bulunduğu zamandaki şaşkınlığı , ne de araştırmadaki gerilim ve heyecanı . Belki ilk kitap olduğu içindir diye düşündüm. Serinin diğer kitapları nasıl bilemiyorum . Bizde kitabı okuyanlardaki yorumları okudum ve herkes çok beğenmiş . Ben de goodreads'e baktım . Orada da benim gibi düşünenleri görünce sorun bende değilmiş dedim... Bu nedenle kitabı satın almayıp ödünç alarak okuduğum için sevindim . Kitabı ortalama buldum çünkü ben .


Pusudaki Kız Hakkındaki Övgüler :

“Çok sevdim. Olağanüstü bir polisiye kitap.”
                                                                  Marian Keyes

 “Çok çekici ve adamakıllı bir polisiye roman... Sayfalar arasında gezinirken, uykumdan oldum. Konu iyi, karakterler parlak, yazım güzel: tam isabet!”
                                                                   Jo Spain, çoksatar İtiraf kitabının yazarı

 “İki zamanlı, gelecek vadeden güçlü bir gerilim romanı. Gizemli, şık ve tamamen etkileyici.”
                                                                   Will Dean, Kara Çamlar kitabının yazarı

 “Bazen zarif, bazen vahşi, bazen ateşli, bazen soğukkanlı, Pusudaki Kız, insanı olduğu yere çivileyen, hızla okutan, bitirmeyi hem isteyeceğiniz hem de istemeyeceğiniz nadir ilk romanlardan biri. Cidden etkileyici.”
                                                                  Chris Whitaker, Uzun Meşeler kitabının yazarı

 “Böyle zevkle okuduğum bir ilk roman hatırlamıyorum - böylesine karmaşık bir öyküyü büyük ustalıkla anlatıyor ve karakterler çok güzel.”
                                                                   Helen Callaghan, çoksatar Sevgili Amy kitabının yazarı






Pusudaki Kız
Kitabın Adı :Pusudaki Kız
Yazar :Gytha Lodge
Yayınevi : Flamingo Yayınları
Orjinal adı : She Lies in Wait
Serisi : DCI Jonah Sheens #1
Çevirmen : Uğur Gülsün
Sayfa Sayısı : 432


1983 yılının sıcak bir Temmuz gecesinde, altı okul arkadaşı ormanda kamp yapmaya gider. Aurora Jackson da, bu her biri göz alıcı ve muhteşem gençlerle gitmek için can atmaktadır. Otuz yıl sonra bir ceset keşfedilir. Başkomiser Sheens, olay yerine çağrılır ama zaten onu neyin beklediğini çok iyi bilmektedir: Aurora Jackson, sonunda bulunur. Ama hepsi bu kadar da değildir. Yıllar boyunca hiç kimseye bir suç isnat edilemez. Ta ki ceset, sadece bu altı kişinin bildiği bir yerde bulununcaya kadar... Görünüşe göre, katil çok yakınlardadır.




Gytha Lodge Kimdir ?



Gytha Lodge Bol ödüllü oyun yazarı , roman yazarı olan Gytha Lodge çok bilmiş küçük bir çocuk yetiştirmekle ilgili bir blog da yazıyor.  Yazar kitap yazmadığı zamanlarda genelikle video oyunları yazmakta ve global bir çeviri firmasında metin yazarlığı ekibini yönetmektedir.

Yazmaya ve oyunlarını sergilemeye 2002-2005 yılları arasında Cambridge Üniversitesi , Corpus Chiristi Koleji'nde İngilizce okurken başladı . Ayrıca UEA'da yaratıcı yazarlık eğitimi aldı .2009 yılında En İyi Oyun dalında Geoffrey Whitworth Ödülü'nü, aldıktan sonra kendi tiyatrosunu kurdu . Tek kişilik oyunu Otherwise 2010 'da Fringe Ödülü 'nü kazandı . Yeovil Edebiyat Ödülü ve Sanat Konseyi Kurgu Ödülü için aday gösterildi . Wattpad platformunda , genç yetişkinlere ve çocuklara yönelik yazıları toplamda beş milyon kez okundu . Pusudaki Kız yazarın ilk romanı.

                                                     

3/19/2020

Sansar - Esra Esenlikçi

Mart 19, 2020 1 Yorum
sansar

Esra Esenlikçi'nin ilk kitabı Sansar. Bir ilk kitap olmasına rağmen yazar muhteşem bir iş başarmış. İlk kitap olmasına rağmen diyorum çünkü ilk kitaplarda genellikle ufak tefek aksaklıklar görülebiliyor. Fakat ben Sansar'ı okurken gayet profesyonel bir kitap buldum karşımda.

  Artık kitapları beklentisiz okumaya başladığımı sürekli tekrar ettiğim için beni takip edenler bilirler . Ne arka kapak okurum çoğunlukla ne de bir beklentiye girerim . Bu beklentiler ya da arka kapak yüzünden çok hayal kırıklığına uğramışlığım oldu . Hatta bir kitap hatırlıyorum ön sözde kitabın özetini yazmışlardı ... Nasıl da sinir olmuştum. Bu nedenle ön sözleri de kitabı bitirdikten sonra okuyorum artık :D

   Diş Hekimi olan Esra Esenlikçi'nin baş karakterlerinden birisi olan Merve de kendisi gibi sağlık sektöründen . Cerrah olan Merve evli ve bir tane sevimli kızı var. Eşi ise başarılı bir kimyager . Başarılı iş yaşamları ve mutlu bir evlilikleri varken bir gün eşi ve kızı öldürülür Merve'nin . Katiller yakalansın diye uğraşırken sesini başlarda kimseye duyuramaz !!!

 Akın başarılı , yakışıklı ve yalnız bir komiser. Narkotik bürosunun başarılı komiserlerinden . İş arkadaşları tarafından sayılan ve sevilen birisi. Peşinden koşan genç hanımları söylemiyorum bile . Akın ise yalnız takılmaktan çok memnun ve kimseye yüz vermiyor. Çünkü aklı ve kalbi geçmişinde kalmış...

  Sürükleyici ve bitirmeden elinizden bırakamayacağınız türde bir kitap Sansar. Harika bir polisiye olmasının dışında bolca aksiyon ve romantizm de var. Katillerin sebebi bambaşka. Bu sefer çetin cevize çatıyorlar ancak . Devletin ve güvenlik güçlerinin de içine karışmış , rüşvet ve şantajla kötü adamların işlerini halledenler var. Kötü adam \ adamlar ise organize bir şebeke de diyebiliriz. En iyi saklanma yöntemi göz önünde olmaktır demişler. Onlar da göz önündeler  , çoğu insanın takdirini kazanmışlar . Ancak gerçek yüzleri nefret edilecek cinsten . Yapılan işi ya da kim olduklarını yazmıyorum okusanız sürpriz olsun sizin için de .

  Kitap öyle bir kurgulanmış ki basit bir cinayet ve aşk olayı değil. İşin içerisinde daha büyük olaylar söz konusu ve yazar her adımda okuyucuyu şaşırtmayı planlamış . Bu planı işe yaramış mı derseniz evet yaramış . Ben gerçekten çok sevdim kitabı . Polisiye kitap severler mutlaka okusunlar diyorum.





Sansar Kitabın Adı :Sansar
Yazar :Esra Esenlikçi
Yayınevi :Patara Kitap
Sayfa Sayısı :457

“Yanıp küle dönmüş kalpte bir aşkın filizlenmesinden daha güzel ne olabilirdi?”
İstanbul Narkotik Şubesi Komiseri Akın’ın hayatında aşka yer yoktu. O bu trene bir kez binmiş yarı yolda indirildikten sonra ise aşkı hayatından tamamen çıkarmıştı.
Akın’ın kalbinde kontrol edemediği hiçbir duyguya yer yoktu.
Suçlularınsa kaçacak yerleri...
“Sevdiği kadının onu sevmemesinden daha acı olan şey gözleri önünde bir katile dönüşmesiydi.”
Eşinin ve kızının öldürülmesiyle artık nefes almak gittikçe zor bir olay haline gelmişti.
Yaşamak ve tekrar nefes almak için tek bir çözüm vardı: İNTİKAM!
“... Merve de eşi ve biricik kızı öldürülene kadar yapabileceklerinin farkında değildi. Merve Akyürek’in hiç tanımadığı, bilmediği yönüyle o da yeni tanışıyordu.
İlginçtir ki bu hâlinden oldukça memnundu...”







Esra Esenlikçi Kimdir? 

  1994 yılında Karabük'te dünyaya geldi. İlköğretim ve lise tahsilini memleketinde tamamladı . Daha sonra Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne girerek 2017 yılında mezun oldu ve diş hekimi ünvanı aldı . 2019 yılından itibaren de Ankara'da kurucusu olduğu diş kliniğinde hizmet sunun Esra Esenlikçi mesleğinin yanı sıra hayatın kendisine verilmiş tek ve en esaslı şans olduğu bilinciyle roman türünde olan ilk kitabı Sansar ile okuyucuya merhaba diyor.


                                                     

3/18/2020

Aramızdaki En Kısa Mesafe - Barış Bıçakçı

Mart 18, 2020 4 Yorum
Aramızdaki En Kısa Mesafe

İnstagramda @biryazarbinokur ekibi ile birlikte her ay bir arkadaşımızın belirlediği bir yazarı okuyoruz . Bu ay @elifkübranınkutuphesi 'nin seçimi ile Barış Bıçakçı okuduk .

  Ben Barış Bıçakçı'nın hiçbir kitabını okumamıştım bu güne kadar . Yeni bir yazar ve kalemini tanımış oldum bu sayede. Yazarın hangi kitabını okusam diye bir ön araştırma yaptım nette. Yazarın beğenilen çok kitabı olduğunu öğrendim. Aralarından hangisini okusam derken Aramızdaki En Kısa Mesafe'den bahsederlerken 80'li yıllarda çocuk olanların seveceği , o yıllarda geçen öyküler gibi bir yazı okudum. Kelimeleri tam net olarak hatırlayamasam da bu anlam çıkıyordu. O an bu kitabı alıp okumaya karar verdim. Hepimizin en özel zamanları çocukluğudur . Benim çocukuğum da 80'li yıllarda geçti. Geçmişi yad etmiş oldum böylece.

Emrah Serbes 'in " Barış Bıçakçı'nın en güzel romanı ''Aramızdaki En Kısa Mesafe''dir. Ama o bunun farkında değil , olsun herkes yanılabilir, "dediği yazıyor Uludağ Sözlük'te. Yazarın diğer kitaplarını okumadım ancak bence de çok güzel bir kitap Aramızdaki En Kısa Mesafe .

“Bu dünyada hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil. Her şey hatırlandığı gibi...” der  Barış Bıçakçı kitabın içinde . Bu benim de çok kullandığım bir cümledir. Özellikle de tarih için kullanırım . Tarih tarihçinin hatırladığı kadardır diye... Yıllar içinde hafızamız  bize oyunlar oynar. Hatırlamaya çalıştıkça bazen bizi korumak bazen de aradaki boşlukları doldurmak için değişiklikler yapar. Bu nedenle hafıza çok da iyi bir kaynak değildir. En güzeli günlük tutmaktır . Onun da istemediğimiz kimselerin eline geçmesi gibi bir derdi var !!!!


 Kitabın içerisinde yirmi dört öykü var. Bir çocuğun yaşadıkları , aile ve çevre ile ilişkilerine kısa öykülerde yer verilmiş. Kardeşinin doğumu ile başlayan öyküler ilk gençlik yıllarına kadar uzanıyor. Okurken çocuğun içtenliğini , masumluğunu ve yaşadıkları karşısında düşüncelerini kelimelerle çok güzel yansıtmış yazar. Okurken anlatılanların bir çocuğun anılarından çıktığı anlaşılıyor . Onları okurken ben de çocukluğuma doğru bir yolculuğa çıktım. Kardeşimin doğduğu ana , onu hastanede ilk gördüğüm zamana gittim. Gözüme çok ufak gelmişti. Komşumuzu jandarma -polis gelip alıp götürürdü . Bunu çocuk aklı ile izlerdim. Çocukluk bambaşka bir olay , gördüğün karşısında yetişkinler gibi yorum yapmadan izler ve olduğu gibi kabul ederler çoğunlukla . Ya da bizim çocukluğumuz öyleydi. Şimdiki nesil daha eleştirel ve her şeyi öğrenmek için devamlı sorular soruyorlar . Sokağa çıkma yasağı olduğu dönemleri ve bekçileri hatırlıyorum hayal-meyal. Vampirler geldiği için sokağa çıkma yasağı olduğunu düşünürdüm :D Gülün bakalım siz ... Bir çocuğun hayal gücü işte !!!

 Aramızdaki En Kısa Mesafe 'yi sevmemin en büyük sebebi sayfaların arasında çocukluğumu bulmam sanırım. Yazarın dili de sade olunca okumak büyük bir keyif oldu . Zaten sadece 99 sayfa. Tam çantada taşımalık bir kitap . Yolculuklarda da iyi bir arkadaş olabilir. Kısa öyküler hem keyifli hem de sıkmıyor .

Öykü isimleri için içindekiler bölümünün görselini bırakıyorum.

Aramızdaki En Kısa Mesafe Aramızdaki En Kısa Mesafe






Aramızdaki En Kısa Mesafe - Barış Bıçakçı Kitabın Adı :Aramızdaki En Kısa Mesafe
Yazar :Barış Bıçakçı
Yayınevi :İletişim Yayınları
Sayfa Sayısı : 99


Onlara baktım, kardeşlerime. Ellerine,
yüzlerine. Yoktan yere bir uzaklık,
bir engel aramızda. Birbirimize,
birlikte yaşadığımız onca şeyi aşıp
yaklaşamayacakmışız gibi; ama öyle
de yakınız ki, kapı kapandığında
üçümüzün birden eli sıkışıyor.

 Bir çocuğun gözünden aile:
Aynı soyadının önünde toplanmış beş kişi.











Barış Bıçakçı Kimdir? 

Barış Bıçakçı

   1966'da Adana'da doğdu. Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte, Ocak 1994 ve Ekim 1997 tarihlerinde iki şiir kitabı yayımladı. İlk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000) yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. İletişim Yayınları'nca yayımlanan diğer kitapları: Veciz Sözler (2002), Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003), Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004).

                                                 




                                                                  

3/15/2020

Ne İzledim? #3

Mart 15, 2020 4 Yorum
Herkesin mümkün olduğunca evde vakit geçireceği bu günlerde kitap okumanın  yanında bol bol da film izlenecektir. Bu hafta izlediğim filmleri buraya bırakıyorum. Sizlere bir fikir verir belki ...

Yol - The Road

The Road

1s 59dk  süren film  bilimkurgu, dram türünde. 2009 yılı yapımı olan filmin yönetmeni John Hillcoat .

 Gelecekteki kıyamet günlerini anlatan Yol kitabının  uyarlaması olan film, güçlü oyuncu kadrosuyla kitabın  gölgesinde kalmamış. Konular kitapla birebir tuttuğu için filmi de çok sevdim. Kitabı bu hafta içinde bitirmiş ve yorumunu da girmiştim . Merak ederseniz ➡ buradan  bakabilirsiniz. 

  Kıyamet sonrası atmosferinde Amerika yangın yeridir. Bir baba ve oğlunun istikameti sahildir. Amerika’yı bir uçtan bir uca geçerken ellerindeki basit tabanca ile yaşadıkları macerada esas problem zor hava koşullarında nereye gittiklerini bilmemeleri ve yollarına çıkan kötü adamlar ve açlıktır .
Umutsuzluk dolu bir ortamda minik de olsa umut olduğunu anlatan bir film bana göre.


Bahubali : Başlangıç  - Bahubali : The Beginning


Bahubali Bahubali


 2sa 39dk  sürüyor film. Oldukça uzun gibi görünse de zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz . Aksiyon ve drama türünde olan filmin yönetmeni S.S. Rajamouli Mahishmathi

  Yeni doğmuş ve tahtın sahibi olabilecek bir bebeği öldürmek isterler çocuk bir şekilde sağ kalır ve başka bir yerde büyür . Kader onu geldiği yere haberi olmadan geri dönmesini sağlar. Burada aşkı ve geçmişini bulacaktır .

Hint sinemasının yüzüklerin efendisi serisi ile kıyaslandığı bu zamana kadarki en yüksek bütçe ayrılan bir filmidir. Filmde bolca aksiyon ve savaş sahnesi bulunmasının yanında Hintlilerin kendilerine özgü dansları da yer almaktadır . Kahkahalar eşliğinde seyrettim ben filmi. Ailece seyredilebilecek filmlerden . Bulabilirsem bu hafta da filmin devamını , ikinci bölümünü bulup seyretmeyi düşünüyorum. Bu hafta seyrettiklerim arasında en sevdiğim açık ara farkla Bahubali oldu .




Wolf -  Kurt

Wolf 1sa 25 dk süren film drama türünde.
Ormanda   köpeğini gezdiren  genç bir çocuğun ormanda bir yaratık tarafından saldırıya uğraması ile başlıyor film. Bu noktadan sonra gerilim filmi olacağın düşünüp heyecan ile bekledim. Fakat maalesef beklediğimi bulamadım .
 Roma tarafından dört elçi veba salgını olan Kaledonya'ya barış ve yardım mesajı için gönderilir. Bu dört elçi kaybolur ve bu kayıpları bulması için en iy on adam görevlendirilir. Bu adamlar yola çıkınca onlar onları vebadan daha korkunç bir şeyin beklediğini fark edereler bir canavar...

Film karanlık bir ortamda çekilmiş ve film boyunca kurt bekleniyor ve kendini gösterince de gösterdiğine değmiyor. Kurt için değil de filmi felsefesi için seyretmek isterseniz beğenebilirsiniz. Yoksa benim için hayal kırıklığı oldu .


Monos - 8 Küçük Asker


Dünya çapında tüm dikkatleri üzerinde toplayan, yönetmen ve senarist koltuklarında Alejandro Landes’in bulunduğu 25 film ödülünün yanı sıra 45 tane de film ödülü adaylığı bulunan ve hem konusu hem de işleniş biçimi olarak ağızları açık bırakacak bir tarza sahip olan Monos filmi 102 dakika sürüyor.

 Bir grup genç komondo günün ilk yarısında askeri eğitim ile vakitlerini geçirirken sonraki yarısında kendi çocukça isteklerini canlı tutmaya çalışmaktalardır. Bu daha çocuk sayılabilecek genç komondoların bağını ise ’’Organizasyon’’ adı verilen karanlık bir örgüt oluşturmaktadır. Bu alışılmadık ailenin yeni görevi ise Amerikalı bir kadını rehin tutmaktır. Tam da bu sırada hiç beklemedikleri bir şekilde baskına uğrayan ve ormanın derinliklerine sürülen genç komondolar şu ana kadar uğruna savaştıkları örgüt ve hatta birbirleri ile olan güven ve inancı sorgulamaya başlayacaklardır!

İlginç ve güzel bir filmdi. Çocukların ıssız bir yerde bulunup hem askeri eğitim alıp hem de oynamaya vakit bulmaları ve farklı eğlence anlayışlarını seyretmek ilginçti. Çocuklar yine de o kadar baskı altındalar ki yanlışlıkla onların sorumluluğunda bulunan bir ineği vurup öldürmeleri sonrası grubun lideri olan çocuğun bu sorumluluk altında ezilip intihar etmesi ve kalanların bir kişiyi daha kurban vermemek için ineği onun öldürdüğünü söylemesi benim için en etkileyici sahnelerden birisiydi. İzlerken çocuklardan oluşan topluluğu görünce aklıma Sineklerin Tanrısı da geldi.

Kiralık Oda

Kiralık Oda Yönetmenliğini  Tommy Stovall 'ın yaptığı , başrollerinde  Lin Shaye, Oliver Rayon, Ryan Ochoa, Valeska Miller  oynadığı  2019,   ABD yapımı film  Gerilim türünde .
 81 dk sürüyor film. Çatıyı tamir ederken düşerek yaşamını yitiren kocasının ardından dul kalan yaşlı bir kadın Joyce kendisine kalan mirası almaya gider. Ancak karşılaştığı tablo birikimler yerine borç olur. Üstelik artık bu borcu kendisi ödemelidir. Bu durumda nakit paraya ihtiyaç duyan Joyce evinde bir oda kiralamaya karar verir. Bir ev sahibi olarak sorumlulukları yaşam tutkusu ile sonuçlanan Joyce, ilk müşterisi  genç yazar Sarah'la dostça bir arkadaşlık kurar. Joyce'a daha sonra gelen gizemli misafir Bob ile ise işler karmakarışık bir hal alır. Yalnız Joyce, yeni kiracısı ile olan ilişkisini korumak için her türlü takıntılı tavrı takınmaya başlar.

Kiralık Oda, silik ve kendi halinde bir insan gibi görünen yaşlı kadının dengesiz doğasını  ve karanlık tarafını gözler önüne seriyor . Yaptıkları ve davranışları ile beni şaşırtmadı Joyce. Yer yer kahkaha yer yer de karakterlere söylenerek izledim filmi.


Karanlıktan Gelen - Dark Skies

Karanlıktan Gelen  Yönetmenliğini  Scott Stewart'ın yaptığı filmde başrolleri   Dakota Goyo, Jake Brennan, Josh Hamilton, Keri Russell paylaşıyor .  2013  ABD  yapımı film  bilim kurgu , gerilim , Korku türünde ve 97 dk sürüyor.

  Şehrin ufak mahallesinde yaşayan genç bir aile, Daniel ve Lacey Barett çifti huzurlu ve güvenli yaşamlarına devam ederken ev kredisini ödemeye çalışmaktadırlar .  Bir anda tehdit eden bir dizi rahatsız edici olaylara tanık olmaya başlıyorlar . Tahmin edilemez derecede korkunç bir kuvvet tarafından tehdit edildiklerini anladıklarında Barret ailesi, durumu kendi yolları ile çözmeye çalışarak bu ölümcül gizemin peşine düşüyorlar.

Uzaylılar , kaçırılma olaylarından yola çıkmış gibi görünen filmin bazı sahneleri bana paranormal aktiviyeyi hatırlattı. Bir çok gerilim filminde nedense mantık öğesi geri planda kalıyor ve karakterler mantıksız hareket ediyorlar. Bu filmde de genelde bu şekildeydi. Boş zamanda daha iyi bir film yoksa seyredilebilecek bir film .


Flash Genius - Zeka Pırıltıları 

Zeka Pırıltıları Dram türünde olan filmin yönetmeni Marc Abraham , süresi ise  1 saat 59 dk .

Yağmurlu havalarda silecekleri şoförler elleri ile kontrol etmek zorundadırlar . Bir mühendis ve mucit olan Profesör Robert buna bir çözüm bulur . Günümüz silecekleri gibi bir düğme ile silecek çalışmakta ve yağmurun hızına göre hızı ayarlanmaktadır. Prototipini hazırlar ve bu silecekleri kendisi seri üretime geçirmek ister. Bunun için arkadaşı aracılığı ile Ford firması ile görüşür. Onlar da kabul ederler ancak önce prototipi Washington'a kendi bilim insanlarına göstermek isterler. Burada benim tüm ikazlarıma rağmen gönderdi . Sonuç mu ?  Fikri ve icadı çalındı tabii ki...  Bundan sonrası ise uzun bir mahkeme süreci. Büyük bir firmaya karşı yalnız bir adam . Üstelik kendi avukatlığını yapmaktadır . Bu süreçte çok yıpranıp ailesi de zarar görmüştür.

Ailece izlenebilecek güzel bir filmdi. Ford firması için de güzel bir reklam olmadığını belirtmeliyim.


Vtorzhenie - İnvasions

Vtorzhenie - İnvasions  Bilim kurgu türünde olan filmin yönetmeni Fedor Bondarchuk . Oyuncuları ise  Konstantin Bogomolov, Oleg Badyu, Sergey Garmash, Yuriy Borisov paylaştığı film Rus yapımı.

 Moskova'da yaşayan ve sıradan sayılabilecek bir hayata sahip olan Yulya, kendisine gelen teklifi cazip bularak kabul edecektir. Kendisine teklif edilen ise laboratuvarlarda kobay olarak kullanılmasıdır. Bu gerçeği öğrendikten sonra artık geri dönüşü olmayan yola giren Yolya, üzerinde yapılan çeşitli deneylerden sonra inanılmaz yeteneklere kavuşacaktı. Bilim adamları ve ordu, Yulya'nın içinde büyüyen, artmakta olan insanüstü güçlerin doğasını çözmek için duygularını, hislerini ve düşüncelerini atomlara ayırmaya başlar ve işler düşündüklerinden daha da korkutucu bir hal alır. Yulya'nın yetenekleri ne yazık ki sadece dünyayı telaşlandırmamaktadır, Dünya, ikinci bir istila tehlikesiyle karşı karşıyadır ve dünya'da insanlığın yok olması kaçınılmazdır. Herkes ortak kurtuluş uğruna milyonlarca insan hayatının bağlı olduğu bir seçim yapması gerektiğinde; sevgi, sadakat ve merhamet, merhametsiz güç ve yabancı teknolojiden daha güçlü hale gelebilir mi? Ne dersiniz . Görüntüleri ve konusu ile bu filmi çok sevdim.


Escape From Pretoria

Escape From Pretoria Yönetmenliğini  Francis Annan yaptığı filmde başrol oyuncular Daniel Radcliffe, Daniel Webber . Daniel Radcliffe'i Harry Potter'daki Harry rolünden de hatırlıyoruz. Oyuncuya sakal ve bıyığın yakıştığını belirtmeliyim.  2020 yapımı film Avustralya, İngiltere  ortak yapımı .  106 dk süren film gerilim kategorisinde yer alıyor .

Konuya geçmeden önce gerçek hayattan uyarlama olduğunu belirtmeliyim. Afrika’da hala siyahilere ırkçılık yapılan dönemlerde Denis ve Tim beyaz olmalarına rağmen bu ırkçılığa karşı çıkan iki kişidir. Tim ve Denis ANC üyeleridir ve hükümete karşı çıktıkları için 12 ve 8 yıl olmak üzere hapis cezası yemişlerdir. Ancak orada uzun süre kalmaya hiç niyetleri yoktur. Girdikleri günden itibaren oradan kaçabilmenin hükümete karşı verilecek en iyi cevaplardan biri olduğunu düşünen bu ikili hapiste oldukları sürede her şeyi imtina ile hazırlayacak ve büyük kaçış planlarını devreye sokmaya hazırlanacaklardır. Her saniyesinden keyif alarak seyrettiğim harika bir filmdi.



Panipat 

Panipat Filmin hikayesi geçmişte yaşanan Maratha ve Afganistan Kralı Ahmad Şah Abdali arasında 1761 Ocak 14 gerçekleşen Panipat üçlü savaşına dayanmaktadır. Panipat'ın üçüncü Savaşı, 14 Ocak 1761'de Panipat'ta, Maratha İmparatorluğu'nun Kuzey seferi gücü ile Afganistan Kralı Ahmad Shah Durrani'nin koalisyonu arasında Delhi'nin yaklaşık 95.5 km kuzeyinde gerçekleşmiştir. 2019 Hindistan yapımı film aksiyon türünde .

Bollywood bu filmde Hinduları kahraman , cesur ve masum gösterirken Müslümanları kötü  adam olarak karşımıza çıkıyor . Kendilerini ne kadar iyi gösteremeye çalışsalar de fitne ve fesat davranışları yüzünden çok zarar görüyorlar. Hele filmin sonlarına doğru erkekler savaş meydanında savaşırken kaybetmek üzereler , sevdiği adam öldürülüyor ve kadınlar bu olayı film seyreder gibi seyrediyorlar. Bu durum beni çok kızdırdı . Biz Türk kadını olarak böyle bir durumda seyretmek yerine elimize ne geçerse savaş meydanına koşardık. Öylece seyredip sonrada ayılıp bayılmalarına gıcık oldum.



                                                     

3/13/2020

Yol - Cormac McCarthy

Mart 13, 2020 1 Yorum
Yol - Cormac McCarthy

Cormac McCarthy'nin Pulitzer Ödüllü kitabı Yol. Post-apokaliptik deniliyor kitap için. Kıyamet sonrası dünyayı anlatıyor kitap.

 Kıyamet sonrası dünya denilince akla farklı farklı düşünceler geliyor . Kitapta tüm dünyada bir felaket meydana gelmiş ve tüm medeniyet yıkılmıştır. Felaketin tam olarak ne olduğu belirtilmemiş kitapta. Okudukça anladığım kadarıyla bütün evler yıkılmış , insanların çoğu ölmüş durumdadır. Ölüler ara ara karşınıza kurumuş olarak çıkmakta. Yiyecek sıkıntısı vardır. Bütün evler ve marketler yağmalanmıştır. Etrafta hayvanlar da görünmez. Belki  onlar da yok olmuştur . Be kuş , ne kedi köpek ne de börtü böcek ... Bir ara gerçi bir köpek sesinden bahsedilir . O da gerçek mi yoksa öyle mi algıladılar bilemiyorum. Toprağın bile kendi rengi seçilemez . Etraf kül doludur . Bu da büyük bir yangın mı yoksa bomba sonucu mu oldu sorularını getiriyor. Ağaçlar da kurumuş durumdadır . yenecek bir iki kurumuş ve çürümüş elma dışında taze meyve de yoktur etrafta . Onlar da mı ölmüştür yoksa kış mevsiminden dolayı mı bulunmaz verilmez kitapta .

Bir baba ve oğul var kitapta. İsimler yok ... Sadece baba ve oğul . Oğul küçük bir çocuk aslında . Her şeyin yok olduğu bir dünyada nasıl ayakta kalınır? Yaşamaya devam etmek için gücü nasıl bulur kendisinde insan? Anne kendisinde bu gücü bulamaz . Çok önce ayrılır yanlarından . Babayı ayakta tutan da çocuktur . Evlat her şeyden değerlidir ve baba bunu bir kere daha kanıtlıyor kitapta. Peki diğer insanlar ne durumdadır . Herkes tedirgindir . Kimse kimseye güvenmez , güvenmemekte de haklıdır . Yiyecek bulunamadığı için yamyamlık artmıştır. Hatta bir bölümde Şişe geçirilmiş ateşte pişirilen başsız bir bebekten bahsediliyordu.

Amerikalıların kıyamet sonrası senaryolarında çoğunlukla yağma , birbirini öldürme ve yamyamlık sık görülür. Bu senaryo bu kitapta da geçerli . Fakat baba ve oğul onlardan değiller . İyi olanlardan onlar çocuğun sık sık babasına sorduğu gibi . Baba ve oğul yolu takip ederek güneye sahile gitmeye çalışmaktadırlar. Onları orada ne bekliyor bilmezler sadece bir umuttur yolculukları. Gece olunca ateşin görülmeyeceği yerlerde konaklarlar. Zaten tüm sahip oldukları bir market arabası , battaniye , parçalanmış ayakkabılar ,iki mermisi olan bir silah.

Baba mücadeleyi temsil eder. Her şeye rağmen oğlunu korumak için , onun umudunu yitirmemesi için mücadele eder. Oğul ise umudu temsil eder kitapta. Hatta babaya göre bir peygamber bile olabilir çocuk. Gelecektir , umuttur zaten çocuklarımız .

Söyleşilerinden birinde, McCarthy bu kitabın fikrinin, oğluyla yerleştiği otelin penceresinden dışarı bakarken, izlediği kentin birden alevler içinde kaldığı görüsüyle aklında beliren soruların sonucunda çıktığını söylemiş. Kitabı yazarken nereye doğru ilerlediği hakkında en ufak bir fikri olmadığı, fakat kitabın tam olarak nereden geldiğini gayet iyi bildiğini vurgulamış yazar . Kitap belirsizlik , umutsuzluk içinde ilerliyor gibi görünse de iyi insanlar olduğu sürece umudun bitmeyeceğini anlatıyor aslında . Korku ve kabusla  geçen bir gecenin ardında uyanıp oğlunu görünce umudu hatırlayan baba ve oğlu , onların yaşadıklarını başarı ile kaleme almış yazar . Kitaptan uyarlanan bir film de var. Filmi de izleyeceğim ve filmi izleyince "Ne  izledim?" yazımda yer vermeyi düşünüyorum .

The Road





Yol
Kitabın Adı :Yol
Yazar :Cormac McCarthy
Yayınevi :İthaki Yayınları
Orjinal adı :The Road
Çevirmen : Sevin Okyay
Sayfa Sayısı :192

Modern Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan, sıklıkla Herman Melville ve William Faulkner gibi ustalarla kıyaslanan Cormac McCarthy kariyeri boyunca Güney gotiği, Western ve postapokaliptik türlerde verdiği birbirinden başarılı eserlerle Pulitzer, National Book, National Book Critics Circle ve MacArthur Fellowship gibi ödüllerin sahibi oldu. 2009 yılında sinemaya da uyarlanan Pulitzer ödüllü Yol, kıyamet sonrası edebiyatının en önemli örneklerinden.
Bir baba ve oğlu yanıp kül olmuş Amerika topraklarında sonu asla gelmeyecekmiş gibi görünen bir yolculuğa çıkar. Niyetleri orada onları bir şeylerin bekleyip beklemediğini dahi bilmedikleri sahile ulaşmaktır. Rüzgârda uçuşan kurşuni küller her yeri ele geçirmiştir. Bu yıkım sonrası yolculukta kendilerini savunabilecekleri bir tabanca, yağmaladıkları yemekler ve birbirleri dışında hiçbir şeyleri yoktur.

Hiçbir umudun kalmadığı bir gelecekte bir baba ile oğulun hayatta kalmak için verdiği mücadeleyi anlatan Yol nihai yıkım, umutsuz azim ve bunlara rağmen kaybolmayan şefkatin anlatıldığı bir şaheser.





Cormac McCarthy Kimdir?

Cormac McCarthy 1933'te doğdu. 1953'te üniversite eğitimini yarıda keserek ABD hava kuvvetlerine katıldı. Hava kuvvetlerinde geçirdiği dört yılın ikisinde Alaska'da bir radyo programı yaptı. Sonra üniversiteye döndü, ilk öyküleri o sırada yayımlandı. Evlendi ve okulu yarıda bıraktı. Sık sık Herman Melville ve William Faulkner ile karşılaştırılan McCarthy'nin ilk romanı Orchard Keeper 1965'te Faulkner'ın editörü tarafından fark edilerek yayımlandı ve ilk romanlara verilen Faulkner Ödülüne layık görüldü. Son romanı The Road (Yol) ile 2007 yılında Pulitzer Ödülünü kazandı. Halen New Mexico'da son eşi ve dokuz yaşındaki oğluyla yaşıyor. Başlıca eserleri: Outer Dark (1968), Child of God (1974), Suttree (1979), Blood Meridian (1985), Sınır Üçlemesi: All the Pretty Horses (1992, O Güzel Atlar), The Crossing (1994), Cities of Plain (1998). O Güzel Atlar ile başlayan Sınır Üçlemesi ve Pulitzer Ödüllü Yol Kanat Kitap tarafından yayımlanacak.



                                                     

3/12/2020

Flamanların Evinde - Georges Simenon

Mart 12, 2020 1 Yorum
Flamanların Evinde - Georges Simenon

Georges Simenon'un okuduğum ikinci kitabı Flamanların Evinde . Okuduğum ilk kitap Dedektif Maigret serisinin 8. kitabı olan Hollanda'da Bir Ev'di . Flamanların Evinde ise serinin 13. kitabı ve elimde olan Maigret serisinin son kitabı .

  Kitap küçük boy olsa da puntolar normal olduğu için çok rahat okunuyor ve çantaya atıp rahatlıkla yanınızda gezdirebileceğiniz bir boyutta. Kapağı ise şeffaf bir plastik koruyucu ile kaplı olduğu için gönülde taht kurdu . Bu dizaynda basılmış şekilde serinin diğer kitaplarını da bulursam alabilirim.

 Dedektif Maigret bu sefer Belçika- Fransa sınırında bulunan bir kasabaya davetli olarak gidiyor . Resmi görevli olmadığı için sadece kendi çapında araştırma yapıyor . Zaten bulunduğu dönemde de şimdiki şartlar ve teknolojik aletler yok. İpucu takip ederek ve insan davranışlarını okuyarak işini çok da iyi yapıyor .

Küçük bir çocuğu olan genç bir kadın kaybolmuştur . En son çocuğunun babasının ailesinin işlettiği dükkanda görülmüş bir daha da haber alınamamıştır. Polis bu kayıptan genç kadının çocuğunun babasını suçlamaktadırlar . Onu temize çıkarmak ve suçsuzluğu ispatlansın diye genç adamın kız kardeşi Anna yardım istemiştir Maigret. Geldikten sonra hemen araştırmaya işine girişir Maigret.

 Sakin tempoda ,acele etmeden etrafta dolaşan ve kendi çıkarımlarını yapan Maigret'i seviyorum. Gözden kaçanları yakalamakta usta. Ayrıca kitabın sonunda suçluya karşı tavırları da çoğu dedektiften farklı . Ben Maigret yerinde olsan onun gibi davranır mıydım diye düşündüm ....... ve öyle davranamayacağıma karar verdim ;)







Flamanların Evinde
Kitabın Adı :Flamanların Evinde
Yazar :Georges Simenon
Yayınevi :Kabalcı Yayınları
Orjinal adı :Chez Les Flamands
Serisi :Inspector Maigret #13
Çevirmen : Sosi Dolanoğlu
Sayfa Sayısı :154


Maigret Givet garında trenden indiğinde gördüğü ilk kişi, kompartımanının tam karşısında duran Anna Peeters oldu. Genç kız sanki onun tam da peronun o noktasında duracağını tahmin etmişti! Buna şaşırmış görünmüyordu, bundan gurur duyar gibi bir hali de yoktu. Tıpkı Paris'te gördüğü gibiydi, her zaman olması gerektiği gibi; gri bir tayyör giymişti, ayakkabıları siyahtı, başına öyle bir şapka takmıştı ki, insanın sonradan bunun biçimini, hatta rengini hatırlaması imkânsızdı. Burada, birkaç yolcunun gezindiği perondaki her şeyi önüne katıp sürükleyen rüzgârda, daha uzun boylu, biraz daha iri yapılı görünüyordu.






Georges Simenon Kimdir? 


Georges Simenon1903 yılında Liège'de doğmuştur. Genç yaşlarda okulu bırakıp gazete muhabirliğine atılmış ve 19 yaşında Paris'e yerleşmiştir. İlk polisiye romanlarını bu dönemde Sim takma adıyla yayımlamıştır. 1945'te Amerika'ya yerleşmiş ve 20 yıl bu ülkede yaşadıktan sonra, önce Fransa'ya sonra da İsviçre'ye geçmiştir. 1989 Eylülünde Lozan'da ölmüştür. Polisiyeler dışında psikolojik romanlar ve denemeler de yazmıştır. Polisiyelerindeki psikolojik derinlik, gerilimi sürekli ayakta tutmakta ve okurun ilgisini sürekli sonuca yönelik olmaktan çıkarmaktadır. Birçok romanı sinema ve televizyona uyarlanmıştır. Bazı yapıtları: Pietr-le-Leton (1931, Letonyal Pietr), La Maison du Canal (1933, Kanaldaki Ev), L'homme Qui Regardait Passer les Trains (1938, Trenlerin Geçişini İzleyen Adam), La Chambre Bleue (1964, Mavi Oda).

Georges Simenon 'un Okuduğum Diğer Kitapları 

* Hollanda'da Bir Cinayet 

* Kanaldaki Ev

* Bella'nın Ölümü 

                                                     

3/11/2020

Ölümün Dostu - Pedro Antonio De Alarcon

Mart 11, 2020 1 Yorum
Ölümün Dostu - Pedro Antonio De Alarcon

Babil Kitaplığı serisinin beşinci kitabı Ölümün Dostu . Her kitapla birlikte bu seriyi daha da çok sevmeye başlıyorum. Her kitapta farklı bir yazarı tanırken farklı ve büyüleyici yolculuklara da adım atmış oluyoruz.

 Borges'in çocukluğunda tanıştığı Pedro Antonio De Alarcon'a ait öyküleri unutamamış ve onları da Babil Kitaplığı serisine almaya karar vermiş . İyi ki de karar vermiş , onun sayesinde ben de yazarla tanışmış oldum.

 Servetini yitirmiş soylu bir aileden gelmiş olan Pedro Antonio De Alarcon , teoloji ve hukuk öğrenimi arasında gidip gelse de asıl ilgi alanı edebiyat olmuş. Fransız dilini kimsenin yardımı olmadan öğrenmiş ve ateşli bir kilise karşıtı olarak bir çok kovuşturma geçirmiş. Kilise karşıtı olmasına rağmen koyu bir Katolikle evlenmiş ve beş çocukları olmuştur.

Kitap iki öyküden oluşuyor . İlk öykü kitaba da adını veren Ölümün Dostu . Diğeri ise kısa bir öykü olan Uzun Boylu Kadın .

Ölümün Dostu'nda Gil Gil'i okuyoruz. Fakir bir ayakkabı tamircinin oğlu olan Gil Gil ölüm ile doğumda tanışmıştır . Çünkü annesi doğumda ölmüştür . İleri yıllarda ise babasını da kaybedince yalnız kalmış ailesini tanıyan zengin bir kont onu yanına almıştır. Ancak şanssız doğan birisi olarak mutluluğu yakaladım zannettiği anda hep kaybetmiştir. Dibe vurduğu an omuzuna dokunan soğuk bir el ile ölüm ile tanışmıştır . Sözün gelişi değil tabiri caiz ise kanlı ve canlı olarak ölüm ile tanışmıştır. Ölüm kendi deyimi ile ona güçler vererek ona istediği başarıyı ve sevdiği kızı vermeyi vaat etmiştir. Peki ölüm vaatlerini yerine getirdi mi derseniz getirdi getirmesine de yazar öyle bir son hazırlıyor ki okuyucu için ben daha fazla yazmayarak size bırakayım olayları ve sonunu okumayı .

  Aşk , sınıflar arası iletişim , kıskançlık , intihar bu öyküde bir araya geliyor . Bu öyküyü çok sevdiğimi ve yazarın tarzının hoşuma gittiğini belirtmeliyim.

İkinci öykü olan Uzun Boylu Kadın çok kısa bir öykü . Korku öyküsü olarak belirtilse de gizem ve biraz da gerilim var kitapta. Ben korkuyu hissetmedim. İlk öykünün yanında silik kalmış bu öykü ve ben pek sevmedim açıkçası .




Ölümün Dostu
Kitabın Adı :Ölümün Dostu
Yazar :Pedro Antonio De Alarcon
Yayınevi :Kırmızı Kedi Yayınları
Orjinal adı :El amigo de la muerte
Çevirmen :Mesut Özden Gözütok
Hazırlayan: Jorge Luis Borges
Sayfa Sayısı :128

" 'Uzun Boylu Kadın' imgesinin Alarcón'un zihnini meşgul ettiği kuşku götürmez, aynı kadın, 'Ölümün Dostu'nda, soylu kılınmış ve şeytansı karakterinden arındırılmış bir biçim alır. Bu anlatı, ilk yarısına kadar, bir dizi başıbozuk doğaçlamadan oluşmuş gibi görünme tehlikesi taşır; öykü ilerledikçe, Dante'vari sonuna dek, yapıtın ilk sayfalarından itibaren her şeyin, iradi biçimde önceden tasarlandığını görürüz. Bu seçkide yer alan öykülerden çocukluğumda haberdar olmuştum; geçen zaman, o günlerde duyduğum esaslı dehşeti yok etmedi. Yaşım yüzyılla birlikte ilerliyor, şimdilerde, çocuk yaşımdaki sıcak kabulü gösteremesem de, aynı gönül borcu ve benzer bir heyecanla onları tekrar okuyorum."
                                      -Jorge Luis Borges-







Pedro Antonio De Alarcon Kimdir?

Pedro Antonio De Alarcon Pedro Antonio de Alarcon Y Ariza, 10 Mart 1833'de o zamanlar tanınmış bir ailenin on çocuğunun dördüncüsü olarak Granada, Guadix'de doğdu. Alarcon doğduğunda ailesi oldukça zor günler geçiriyordu, bu nedenle Alorcon'un çocukluğu sıkıntılar içinde geçti. Okumaya hevesli çalışkan bir çocuktu ve daha on yaşına basmadan ilk şiir denemelerini kaleme almıştı. Ekim 1847'de hukuk eğitimi almak için Granada Üniversitesine girdi, ama ailesinin maddi durumunun kötüleşmesinden dolayı öğrenimine devam edemedi. Alarcon, İspanya içinde pek çok şehir dolaştı ve Fransa ve İtalya'ya pek çok defa gidip geldi. İspanya'nın Fas Sultanıyla olan kısa savaşında (1859-60) General O'Donnell'ın hizmetinde bulundu. 1850li yıllar boyunca Alorcon editörlükle ilgili pek çok işe girip çıktı, sonrasında kariyerine bir gazeteci olarak devam etti. Bu süre içinde şiirleri, kısa hikayeleri, bir oyunu ve ilk romanı El Final de Norma'yı (1855) içeren kendi edebi denemelerini bastırdı. 1861 yılından sonraki dokuz yıl boyunca edebi çalılşmalarını ara verdi ve politkaya atıldı. 1870 yılında Poesias Serias y Humoristicos ile tekrar edebiyata döndü ve bunu El Sombrero de Tres Picos (1874), El Escandalo 81875), El Nino de la Bola (1880), El Capitan Veneno (1881) ve La Prodiga (1882) izledi. Alarcon, Madrid'de 19 Temmuz 1891'de öldü.


                                                     
Web sitemizdeki fotoğrafların, yazıların izin alınmadan kopyalanması, yayınlanması, alıntı olduğu ve kaynağı belirtilmeden bir takım amaçlar için kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırıdır. İzin alınmadan kopyalanan resim ve yazılarımızla ilgili dilekçe ve dava açma hakkımız saklıdır.